30 Mart 2007

İslam aleminin Mevlid Kandili'ni en içten dileklerimle kutlar, bu kutlu günün tüm insanlığa sağlık ve esenlikler getirmesini dilerim..

23 Mart 2007

Doktor Beyni

Yapılan son araştırmalara göre doktorların beyin yapısı şekildeki gibiymiş.. :)

21 Mart 2007

Çanakkale'de Şehit Olan Tıp Fakültesi Öğrencilerini Anma ve Tıp Bayramı Programı

19 Mart akşamı, İstanbul Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda Çanakkale Savaşı'nda şehit olan tıp fakültesi öğrencilerini anma ve tıp bayramı programı vardı.. Biz de (25 Trakya Tıp'lı öğrenci) bu program için İstanbul'a gittik.. SAMEDER ve Nabız Dergisinin düzenlediği programı ben şahsen beğendim.. Program içeriği şöyleydi:
* "Çanakkale Şehitlerine" şiiri dinletisi..
* Cerrahpaşa, Çapa ve Marmara Tıp Fakültelerinden bir grubun verdiği bir müzik dinletisi..
* Günün anlama ve önemini belirten konuşma..
* Kınalı Kuzular dizisinden bir kaç kesit ve Ahmet Yenilmez'in konuşması..
* Düzenlenen kompozisyon yarışması ödüllerinin sahiplerine verilmesi ve birincinin kompozisyonunu okuması..
* SAMEDER'in ödüle layık gördüğü doktorların ödüllerinin verilmesi..
* Piyano dinletisi ve beraberindeki slayt gösterisi..
Genel itibariyle bu şekilde olan program güzeldi. Piyano eşliğindeki slayt gösterisini de piyanist hazırlamış herhalde ve gösterisinin bir parçasıydı sanırım.. Yok öyle değilse eğer, İstanbul konulu bu slayt gösterisini program ile pek alakalı bulmadım..
Gelelim bizim gidiş geliş hikayemize:
Ayarlanması düşünülen bir Mercedes Sprinter varmış ama biz onu göremedik ve bizi İstanbul'a götürmesi için tutulan bir midibüsle İstanbul'a gittik.. Gittik ama şunu iddia ediyorum ki araba yokuş aşağı giderken gaza basmazsan daha hızlı gidiyo.. Neyse yaklaşık 3,5 saatte vardık. Kokteyle de gecikmeli olarak yetiştik, biz yetişebileceğimizi ummuyoduk ama neyse.. Program bittiğinde saat 22:00-22:30 sularıydı sanırım. Ortaköy'de güzel bi kumru yedikten sonra dönüş için yola çıktık.. Bu arada saat 23:30-00:00 gibi. Kısa zaman önce yapmış olduğumuz eziyet gibi yolculuğun üzerine vaktin gece yarısı olması sebebiyle doğal olarak uyumak istiyorduk ama ne mümkün. Yatmayan koltuklarda uyumasak daha iyiydi.. Uyudum uyandım derken Edirne'ye vardığımızda saat 04:00 olmuştu bile.. Eve dek yürümesi bile o midibüsün koltuklarında oturmaktan daha iyiydi valla.. Eve vardıktan sonra o vakitte ne yapılabilir: Tabiki uyudum..

19 Mart 2007

Bisiklet Gezisi

Dünüm oldukça yorucu oldu desem yalan olmaz..
Dün Trakya Üniversitesi Bisiklet Topluluğu (TÜBİT)’nun her hafta sonu gerçekleştirdiği bisiklet gezilerinden biri vardı. Biz de yani Fotoğrafçılık Topluluğu, her hafta sonu kendi fotoğraf gezilerimizden birini Bisiklet Topluluğuna katılarak yapmaya karar verdik. Bu gezi beraber yaptığımız 2. gezi.. İlki geçen haftaydı ancak ben geçen haftaki geziye İzmir’de olmamdan dolayı katılamadım..
Neyse ben bugünkü gezimize döneyim.. Dünkü gezimiz Zübeyde Hanım Parkı’nda saat 10:00 sularında toplanmamız ile başladı.. Merkez’e bizi bekleyen ikinci grup da bize katılınca grubumuz tamamlandı ve yaklaşık 25 kişiydik.. Hedefimiz Değirmenyeni Köyü civarındaki şelale diye nitelendirilen bir akarsuya ulaşmaktı. Bu arada civarında dediğime bakmayın şelale köye çok da yakın değildi.. Henüz şehir merkezinde iken insanlar bize sanki uzaylıymışız gibi bakmaktaydı.. Bu durum şehir merkezini terk edene dek devam etti ki zaten şehir merkezinden çıkıp köye varana dek bize o gözle bakacak pek insanla karşılaşmadık.. Köye yaklaştığımızda dikkatimi çeken ilk şey köy girişindeki benzin istasyonuydu. Köyde benzin istasyonunu ilk defa görüyordum. Sonra ben ve Muhammed (fotoğrafçılık topluluğundandır kendileri) fotoğraf çeke çeke gittiğimiz için en arkada kalmıştık. Köye yaklaştıkça köyün girişindeki üzerinde yazılar bulunan taşlar dikkatimi çekti. İlk önce bunların mezar taşı olabileceği aklıma gelmişti ama taşların sadece 4 tane olması, köy girişinde olması, herhangi mezar ibaresi de olmayınca bisikletlerimizin frenlerine asıldık ve durduk. Ve gördük ki taşların üzerindeki yazıların en üstünde “EL-HAC” yazmaktaydı. O an anladım bu taşların ne olduğunu. Daha önce de duyduğum ama görmediğim hacca gidenlerin hacca ne zaman gittiklerini falan yazdıkları taşlardı bunlar.. İlginç. Neyse köye varınca köy kahvesinde oturup ayran, çay, bisküvi vs. vs. yedik içtik.. Ortam güzeldi.. Geçen hafta da bisiklet topluluğu gezisi güzergahındaki bu kahvede oturmuş olduğu için, artık yabancı değildik köylü için.. J Kahve molasından sonra yanımızdan akan nehirle birlikte şelaleye(!) ulaştık.. Zaten Edirne’de başka nasıl şelale olabilirdi ki, dümdüz yer arasıra yolumuza çıkan rampalar hariç.. J Şelaleye vardığımızda saat 14:00’a yaklaşmaktaydı. Şelalede yalnız değildik: Balık tutanlar, kafayı çekmeye gelenler, piknik yapmaya gelenler vs. vs… Biz de bu güzel mekandan faydalanarak serildik çimenlere, top oynadık, fotoğraf çektik, bla bla bla..
Saat 15:15 gibi dönmeye karar verdik ve tekrar yola koyulduk. Ben ve Muhammed yine en arkadaydık ama bu sefer bize eşlik eden Ali ve Duygu da vardı.. Köye doğru yol alırken yol kenarında bir tarlada oturmuş sarımsak eken teyzeler gözümüze çarptı. Esas amacı fotoğraf çekmek olan bizlerin bu kareyi kaçırmamamız gerekiyodu. Hemen yanlarına gidip sohbet etmeye başladık ve bir iki kare çekip yolumuza devam ettik. Bu arada Muhammed teyzelerin ikramı sarımsağı geri çevirmedi.. Afiyet olsun.. Köye vardığımızda millet çoktan kahveye kurulmuştu. Ali kahveye; ben, Muhammed ve Duygu da Muhammed’in öğlen tanıştıkları küçük İlayda ve ailesinin yanına gittik. İlayda’nın ninesi bize ekmek yapmış.. İlayda’nın ninesine ve dedesine “iyi akşamlar” deyip kahveye döndük ve sıcacık ekmeği kimisi ayranla (mesela ben) kimisi çayla midesine indirdi.. Kahvede otururken İlayda da yanımıza gelince İlayda’nın portrelik bakışlarını kaçırmadım ve hemen kareledim..
Kahveden de ayrılıp artık eve dönme vakti gelmişti. Tekrar yola koyulduk. Yolda bir iki duraklayıp dinlendik. Dönüşte aşikar olan bir şey vardı ki hepimiz yorulmuştuk..
Sonuç olarak gayet güzel bir geziydi verdiğimiz bir gazi dışında. Bir arkadaşımız bisikletinden düşüp dizini yaralamış (olayı görmedim), o arkadaşın düştüğü yerde yine bir başka arkadaş daha düştü ama o yaralanmadan atlattı ufak kazasını…
Güzel ve yorucu bir günün ardında eve geldiğim gibi attım kendimi yatağa..

18 Mart 2007

ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
- Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya -
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,

Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde - gösterdiği vahşetle "Bu: bir Avrupalı"
Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında;
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengârenk.
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.

Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani tâûna da züldür bu rezil istîlâ!

Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil,
Kustu Mehmed'ciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.

Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyet denilen kahpe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müthiş ki: eder her bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı:
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;
Atılan her lâğımın yaktığı: yüzlerce adam.
Ölüm indirmede. gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...

Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.

Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!..

Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat imân?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrından râm?
Çünkü te'sis-i ilâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerir azmini tevkîf edemez sun'-ı beşer;
Bu göğüslerse Hüdâ'nın ebedî serhaddi;
"O benim sun'-ı bedîim, onu çiğnetme!" dedi.

Âsım'ın nesli... Diyordum ya... Nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa dünyâda eğilmez başlar,

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna, yâ Rab, ne Güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!..
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe!" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb.
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
"Bu, taşındır" diyerek Kâbe'yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;

Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmiyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle,
Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;

Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana...
Yine birşey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;
Şarkın en sevgili sultânı Selâhâddîn'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân...
Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran;
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehîd oğlu, şehîd isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif ERSOY

14 Mart 2007

14 Mart Tıp Bayramı

Tüm doktorların ve tıp öğrencilerinin Tıp Bayramı'nı kutlarım..