30 Aralık 2008

TeamViewer

TeamViewer, bir uzaktan erişim programı.. Yani internet üzerinden başka bir bilgisayarı kontrol etmeye, masaüstü paylaşımına, dosya aktarımına vs. yarıyor.. Benim oldukça kullanışlı bulduğum bir program.. Bilgisayar konusunda genelde bilgi danışılan kişi olduğum için herkese msn'den ya da telefondan yardımcı olmaya çalışmak bazen gerçekten çok ama çok zor olabiliyor.. Hem yardım isteyene eziyet, hem yardım edene.. :) Hani bi Vodafone reklamı vardı ya, şu annesine bilgisayarla alakalı bişeyler anlatmaya çalışan genç.. Aynı o hesap.. :D
Neyse gelelim programa.. Program kurulduğunda kurulan bilgisayara bir ID atanıyor. Bu ID, bir bilgisayardan başka bir bilgisayara bağlanılmak istendiğinde gerekiyor.. Tabi sadece ID yeterli değil.. Bir de şifre -password- var.. Bu şifre program her açıldığında yenilendiği için güvenlik konusunda problem yok.. Bilgisayarlar arasında bir bağlantı yapılmak istendiğinde.. Bilgisayara bağlanan kişi, bağlanacağı bilgisayarın ID kodunu ve programın her açılışında değişen şifresini o oturum için öğrenmesi gerekiyor. Böyle olması bu programın yardım amacı dışında kullanılmasını engelliyor tabi.. Gerekli şifreyi bağlanacak kişi bilgisayarına bağlanılan kişiden aldığı için bilgisayarına bağlanılan kişinin rızasında oluyor bu bağlantı.. ;) Bağlantı kurulurken ne tür bir bağlantı yapılacağının da seçilmesi gerekiyor.. Uzaktan destek (Remote support), Sunum (Presentation), Dosya transferi (File transfer) gibi modlar var.. Uzaktan destek modu tam erişim sağlıyor. Bağlanılan bilgisayarın tüm kontrolünü elinize alabiliyorsunuz. Tabi bu demek değilki bilgisayarına bağlanılan kişi çaresiz.. İstediği anda bağlantıyı sonlandırabiliyor.. Sunum modunda sunum yapacak kişinin ekranı bağlanılan kişinin bilgisayarında görüntüleniyor.. Bir şeyin nasıl yapılacağını görüntülü anlatmak için kullanılabilir.. Tabi biraz hızlı bir bağlantı daha iyi olabilir bu durumda.. Yoksa görüntü kare kare aktarılabiliyor.. Dosya transferi de adı üstünde zaten..
Bu modlar kullanılırken aynı zamanda programın kendi sohbet modülü de kullanılabiliyor..
Program genel hatlarıyla böyle.. Bence gayet kullanışlı bir program.. TeamViewer'ın yeni versiyonu olan TeamViewer 4'ü indirmek için
tıklayın..

24 Aralık 2008

elif şafak'tan bir köşe yazısı daha..

KIZINIZ BİR SANATÇIYLA EVLENSİN İSTER MİSİNİZ?

Yılbaşı yaklaşırken matrak ama bir o kadar düşündürücü bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Yediden fazla ülkede gençler arasında yapıldı bu araştırma. Bu ülkeler arasında gelişmiş Avrupa ülkeleri de var, Brezilya da. Sorulan sorular kısa ve basitti. Hangi meslekten insanlarla evlenmek istersiniz? Hangi meslekten insanlarla evlenmeyi düşünmezsiniz? İşte sonuç:
Yedi ülkede de en çok beğenilen, saygı duyulan, güvenilen ve dolayısıyla evlilik için tercih edilen meslek grubu aynı çıktı: Doktorlar. Ne doktoru olduğunun dahi o kadar önemi yok, yeter ki doktor olsun eş adayı. Kadınlar da erkekler de doktorlarla evlenmek istiyor. Tüm dünyada bu böyle.
Müthiş bir albenisi var doktor olmanın. Tüm zorluklarına rağmen. Bir yerde iki ayrı insana inanmak durumundaysak ve faraza bunlardan biri doktor ise, adeta otomatik bir biçimde doktor olanı seçiyoruz. Mühendislerden, bankacılardan, müteahhitlerden, öğretmenlerden bile... akla gelecek herkesten bir kazık bekliyoruz da, doktorlardan asla!
Onca sene eğitim, ihtisas, uzun ve özverili çalışma saatleri, evden uzak kalmalar.... Bir yerden bakınca doktor bir eşe sahip olmak o kadar da kolay değil. Ama olsun varsın! Doktorları seviyoruz! Ve genellikle doktor olmayı şefkatli, sabırlı, yardımsever, sevecen olmakla bir tutuyoruz. Bir insanı hayata döndürmenin, sağlığına kavuşmasına yardım etmenin neredeyse büyülü, insanüstü bir yanı var hem de yüzyıllardan bu yana. Geleneksel toplumların Şamanlara atfettiği önem ve kutsiyet tamamen yok olmadı. Modern hayat pek çok eski öğretiyi yıkmış olabilir. Hatta hıza ve tüketime dayalı yaşam biçimiyle bizlere yeni değerler aşılamış olabilir. Ama modern hayatın bile yıkamadığı bir şey varsa o da doktorlara olan saygımız, hayranlığımız. İnanmıyorsanız etrafınıza bir sorun. Kızınızın ya da oğlunuzun hangi meslekten insanla evlenmesini isterdiniz? Çok basit ama insan ve topluma dair çok ipucu veren bir soru bu.
Peki aynı araştırmada en az güvenilen ve evlilik için en son düşünülen meslekler hangileri çıkmış dersiniz? İşin bu kısmı beni yakından ilgilendiriyor. Zira cevap: Sanatçılar, gazeteciler, film ve müzik dünyasından insanlar ve yazarlar! Bu gruptan insanların bencil, kibirli ya da fazla meşgul oldukları, dolayısıyla iyi bir eş olamayacakları, kazara iyi eş olsalar bile iyi anne ya da baba olamayacakları düşünülüyor. Hadi buna ne demeli?
Araştırmanın sonuçlarına yakından baktım. Biraz da şüpheyle yaklaştım. Doktorlarla yarışamayız elbette ama insan istiyor ki sanat ve edebiyat da saygın bir meslek olarak yer alsın gençlerin ufkunda. Öte yandan dikkatimi çeken bir başka nokta var: Etrafınıza bir sorun. Ne kadar çok insan var edebiyatçı, sanatçı (özellikle şarkıcı) olmak isteyen. Nasıl oluyor da sanatçılık bu kadar arzu edilen bir meslek iken, evlenmek istenilen meslekler sıralamasında sonlara düşüyor?
Ne ilginçtir ki gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasında çok büyük bir fark yok bu hususta. Her toplumda sanatçı "az biraz kaçık" addediliyor. Sorumluluklarını unutan, kendine düşkün, hayal âleminde yaşayan, kafasına esti mi çekip gidebilen, dolayısıyla güvenilmez... Yani doktorlara atfedilen sıfatlarla sanatçılara atfedilen sıfatlar neredeyse taban tabana zıt! Ve anlaşılan o ki gençler kendileri sanatçı olmak istiyor ama sanatçıyla evlenmek değil!
"Herkes yazar olmak istiyor ama kimse yazarlarla evlenmek istemiyor." diye söyleniyorum.
"Gördün mü, kıymetimi bil!" diyor Eyüp kenardan, muzipçe.



21 Aralık 2008, Pazar

15 Aralık 2008

elif şafak'tan bir köşe yazısı..

ZOR İNSAN


Bazen duyarız. Biri için "zor insandır o" denir. Şöyle bir kulağımıza değer geçer bu söz. Belki çok fazla üzerinde durmayız. Bir de bazı insanlar vardır ki bizzat "zor adam" ya da "zor kadın" olarak tanımlarlar kendilerini. Kanıksamışlardır bu lafı adeta gönüllü bir yafta, taşıdıkları bir etiket gibi.
Evliliklerini, dostluklarını, başka insanlarla ilişkilerini ve ilişkisizliklerini anlatırken, açıklarken bunu bir özür gibi sürerler önümüze. "Zor insanım ben," derler. Bazen de eşlerden birinin diğeri için bunu söylediğine tanık oluruz. "Bizimki zor adamdır." "Benim hanım zor hatundur." Bu lafla her şeyi açıklamış gibi susarlar sonra gizemli bir tebessümle.
Hani elimize bir büyüteç alıp baksak, kavramı şöyle bir incelemeye alsak. Ne demektir zor olmak bilinmez ama belli ki kelimenin kendisi cazip bir şeydir pek çoklarının dillerinde. Hallerinden şikayet eder gibidirler ama aslında şikayet değil, gizli bir iltifat vardır konuşmalarında. Saklı bir kıvanç. "Zor adam" olmak ilginç bir şey gibi gelir kulağa. Hani cazip bir nitelik. Adeta meziyet.
Bilhassa sanat ve edebiyat çevrelerinde "zor adam" ve "zor kadın"lardan geçilmez. Nereye elini atsan, ne yöne dönsen, kiminle konuşmaya kalksan bir zor insanla burun buruna gelirsin. Sanki zorluk zihinlerimizde "özgünlük" ve "derinlik" ile özdeştir. Kolay insan basit addedilir. Zor insan ise katmanlı ve çekici. Hani zor olunca pek bir karmaşık, pek bir entelektüel, pek bir bohem olunurmuş gibi. "Zor adam" olmak nedense geçer akçedir kuşak kuşak sanatçılar, edebiyatçılar ve aslında biraz daha genellersek, geniş bir şehirli, modern, genç kesim arasında.
Oysa bu yazıda tam aksini iddia edeceğim. Zor olan bir şey varsa eğer, hem kadınlar hem erkekler için, o da zor olmamak aslında. Yıpratmamak insanları, bizi sevenleri sevgilerinden ötürü cezalandırırcasına hırpalamamak, yani hayatı hem kendimiz hem başkaları için kolaylaştırmak, yumuşaklaştırmak, su gibi akıcı ve berrak kılmak var ya, işte en zoru bu. Yoksa kendine bir sıfat seçmek, o sıfatı benimseyip sabitleştirmek, bunu hem bir özür hem övgü gibi almak, bu hayali sıfatın arkasına saklanmak, onu bir bahane olarak kullanarak kalp kırmak ve bundan gocunmamak en kolayı. Zor olmakta hiçbir zorluk yok ki!
Elimde bir kitap. Walter Benjamin'in Moskova Günlüğü'nü yeniden okudum bu bayramda. Moskova Günlüğü ince, sade bir kitap. Walter Benjamin'in Aralık 1926'dan Ocak 1927 sonuna dek Moskova'da geçirdiği iki ayın günlüklerinden oluşuyor. Durmadan kavga eden, kavga etmeden duramayan çiftler vardır. Tanırsınız onları. Belki başkalarından, belki kendinizden. Walter Benjamin ve Asja Lacis böyle bir çift idi.
Bir dönem düşünün. 1929-30. Öyle bir zaman ki dünya bir savaştan çıkmış ve çok daha beterine doğru doludizgin gitmekte. Bir adam düşünün. Döneminin sayılı entelektüellerinden. Bedbin, hassas bir ruh. En nihayetinde kendi canına kıyacak kadar. Moskova'ya gitmesinin üç sebebi var. Bir taraftan dönemin pek çok sol görüşlü aydını gibi o da Moskova'yı gözünde büyütüyor, tanıma gereği duyuyor. Bir taraftan edebiyat var. Edebi yükümlülükler. Bu şehri yazmak istiyor. Kendi kaleminden kağıda dökmek. Üçüncü sebep ise hepsine ağır basıyor muhtemelen: Aşk.
Ama zor bir çift onlar. Her ikisi de "zor insan" olmayı benimseyen. Birbirlerini yoran, habire kelimeleri didikleyen, kendilerini sevenleri hırpalayan tüm insanlar gibi...

14 Aralık 2008, Pazar

13 Aralık 2008

kıyı ege gezimiz..

Bizim gibi kalabalık ailelerde alışılmışın dışında 3 kişi ile 2 günlüğüne bir geziye çıktık bayramın 3. ve 4. günleri.. Genelde ayak bağı olan ufaklıklar olmaksızın babam, kardeşim Ömer ve ben 2 günlük gezimizde Muğla'dan yola çıkıp Milas, Didim, Kuşadası, İzmir, Bergama, Ayvalık, Edremit istikametindeki gezilecek görülecek yerleri gezdik.. Gidilecek ilçelerin belirlenmesi dışında pek planlı bir gezi değildi.. Aklımızda elbette görmek istediğimiz yerler vardı ama zaman zaman gördüğümüz kahverengi tabelaları da takip ettik.. :) Gezdiğimiz yerlerin tarihi ayrıntısına pek girmeden gezimizi kısaca anlatayım:
Muğla'dan bayramın 3. günü yani çarşamba sabahı saat 08:30'da yola çıktık.. İlk durağımız Milas'tı.. Milas'ta Labranda Antik Şehri'ne gittik. Yüksekçe bir yere kurulmuş olan Labranda Antik Şehri daha çok zamanının yönetim merkeziymiş galiba.. Muhtemelen halk daha aşağılarda yaşıyormuş.. Yüksek konumu muhtemelen olası düşman saldırılarını daha rahat bir şekilde görülebilmesine de olanak sağlamış olmalı..
Labranda'dan sonraki durağımız ise Didim idi.. Önce Altınkum'a inip sahilde biraz yürüdük, oturduk, havanın tadını çıkardık.. Altınkum plajındaki gezintimizin ardından Apollon Tapınağı tabelalarını takip ederekten Didim Belediyesinin logosunu da oluşturan iki dev sütunun ayakta kaldığı Apollon Tapınağı'nı da gezdik.. Meşhur Medusa başı da burada sergilenmekteydi..
Gezimiz süresince gittiğimiz her müzede para ödememek amacıyla geçici müze kartlarımızı Apollon Tapınağı gişesinden çıkarttık..
Yine Didim'de Milet Antik Şehri'ne gittiğimizde devasa bir antik tiyatro ile karşılaştık.. Orada verilen bilgilere göre tiyatro 15000 kişilikmiş.. Gerçekten oldukça büyük olan bu tiyatro oldukça iyi korunmuş bir şekilde günümüze kadar gelmiş.. Burada dikkatimizi çeken ilk şey tiyatronun oturaklarının alışılmışın dışında mermer işlemeli olmasıydı.. Miletteki bi antik şehir kurulduğunda denize komşuymuş ancak denizin zamanla kumla dolması bu antik şehrin önemini kaybetmesine neden olmuş..
Sıradaki gezi durağımız Kuşadası idi.. Kuşadasına giderken yemek yemek için durduğumuz Değirmen Restaurant benden 10 üzerinden 10 aldı.. :) Gerek mekan, gerek hizmet, gerekse yemekleriyle 10 numaraydı ama aynı zamanda fiyatları da bayağı tuzluydu.. :) Kuşadası'nda Zeus'un mağarasını da gördükten sonra Kuşadası'nda da bi sahil gezintisi yaptık ve geceyi geçirmek için Bergama'ya doğru yola çıktık.. Güzergahımız üzerindeki İzmir'de Forum Bornova'ya da uğramamak olmazdı hani.. Ömer efendi kendine bişeyler bakacaktı ama beyfendi babamın yanımızda olma fırsatını geri teperek dolaştığımız onca mağazadan eli boş ayrıldı..
Bergama'ya vardığımızda kalmak için otel aradık kendimize.. Bulduğumuz iki üç yıldızlı otel arasında bi seçim yapıp kaldığımız otel ortalama bir oteldi.. Fena değildi yani..
Sabah güzel bir kahvaltının akabinde gezimize kaldığımız yerden devam ettik.. Benim özellikle merak ettiğim Bergama'daki Akropol'e giderken Bazilika'nın yani Kızıl Avlu'nun yanından geçerken orayı da görmemek olmazdı..
Akropol yüksek bir tepeye kurulmuş günümüz Bergama'sını yukarıdan seyreden bir antik şehir.. Yamaca kurulmuş oldukça büyük bir amfi tiyatrosuyla, harika işlemelerin nakşedilmiş olduğu yapılarıyla gerçekten mutlaka görülmesi bir tarihi mekan.. Bu mekanda bol bol fotoğraf çektikten ve çekildikten sonra burayı da terkettik.. Bu arada Geçici Müze Kartlarımızı da burada asılları ile değiştirdik.. Gişede hemen basılan kartlara fotoğraflar kimliklerden taranarak koyuluyordu.. Ben ve Ömer nüfus cüzdanlarımızdaki fotoğraflarımızla Müze Kartlarımızı çıkarırken babamın Müze Kartına babam ehliyetini verince 20 yıl evvel çekilmiş bir fotoğrafı basıldı.. :)
Akropol'den sonraki gezi durağımız Ayvalık idi.. Ayvalık'ı bir tatil beldesi olarak oldukça sık duymamız hasebiyle bayağı merak ediyorduk.. Ayvalık gerçekten hoş bir yerdi.. Gerçekten tatil için güzel bir seçim olabilir.. Bu arada öğrendikki Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü de Ayvalık'ta yapılmış.. En azından köprünün başında öyle yazıyo.. :) Ayvalık'ta kendisini deniz kenarında oturmuş birşeylerle uğraşırken gördüğümüz amcayla yaptığımız kısa muhabbetimizde deniz kestanelerinin içinin yendiğini öğrendik.. Muzaffer Amca da denizden çıkardığı kestaneleri ikiye ayırıp içlerini toplayıp satıyormuş.. Sabır isteyen oldukça meşakkatli bir iş..
Hep duyduğumuz meşhur Ayvalık tostununu Ayvalık'ta yemek istedik ancak park edecek uygun bir yer bulamayınca mecburen vazgeçtik bu sevdadan.. Ortalık ana baba günü olunca ve bizim araba da 5 metre olunca park yeri bulmak oldukça zordu gerçekten..
Ayvalık'tan sonraki durağımız Edremit idi.. Edremit'i de Ayvalık gibi bir tatil beldesi olarak bekliyordum açıkçası ama öyle değildi gördüğümüz kadarıyla.. Biraz hayal kırıklığı oldu ama Edremit'e yakın bir yerleşim yeri olan Akçay aklımızdan geçen Edremit'in aslında kendisinde olduğunu gösterdi bize.. Akçay'da balık restaurant'ında yediğimiz akşam yemeğimizden sonra geri dönüş yolculuğu da başlamış oldu.. Akşam 5 gibi Muğla'ya doğru yola çıktık.. Ve 10-11 sularında evdeydik.. Güzel geçen bu tarzda az kişiyle yaptığımız gezimiz burada sonlanmış oldu.. :)

15 Kasım 2008

muayene ücreti..

Hükümet sağlıkta sevk zincirini uygulamaya koyuyor tekrar. Ve bunu benimsetmek için de aile hekimlerine muayenede ücret almazken fakülte gibi 3. basamak hastanelerden muayene ücretini eczanelerden tahsil ediliyor..
Geçen gün üniversitede muayene olup eczaneye gittiğimde 6 YTL muayene ücretini ilaç üretinin yanısıra aldılar. Toplamda 4,5 YTL'lik ilacı 7,5 liraya almış oldum.. Karneye yazdırdığım için ilaç ücretinin %20'sini ödeyeceğim diye beklerken ilacı fakülteden yazdırdığım için 6 YTL muayene ücretiyle beraber toplam 7,5 YTL ödemiş oldum..
Muayene olup ilaç yazdırmasanız bile 6 YTL borç olarak yazılıyor ve ilaç aldığınız başka bir zamanda tahsil ediliyor.. Aile hekimliğinde muayene olup ilaç yazdırabilecekken fakülteye falan gitmeyin derim ben.. Sonra benim gibi zararlı çıkarsınız.. Benden söylemesi..

9 Kasım 2008

yine fener :D


9 yıllık gelenek yine bozulmadı ve Fener Kadıköy'den yine galip ayrıldı.. Hem de 4-1 :D
Cincon UEFA'da finale kalsa da Saraçoğlu'nda kazanamadığı için kupayı da alamaz herhalde.. :D

15 Ağustos 2008

dönem-IV başlar..

Stajyerliğimizin başladığı 4.Sınıfın ilk haftasını bitirdik.. D grubu olarak başladığımız Kadın Hastalıkları ve Doğum stajı diğer stajlara göre nispeten daha rahat bir staj Dahiliye ve Pediatri ile başlayan A ve B gruplarını düşününce..
Staj takvimi bakımından en rahat grup D grubu gibi.. Sırasıyla Kadın Hastalıkları ve Doğum, Anesteziyoloji, Radyoloji, İç Hastalıkları, Çocuk Hastalıkları, Çocuk Cerrahisi, Genel Cerrahi ve Nükleer Tıp stajlarını alacağız bu sene..
Yeni senemiz hepimize hayırlı olsun.. :)

6 Ağustos 2008

emirrrrr, rövaşata ve gooolllll.. :)

saw V geliyor..

Müthiş testere serisinin devamı geliyor.. Saw V, 24 ekimde sinemalarda olacakmış.. Serinin 5.filmi de 3. ve 4. filmlerin yönetmeninin elinden çıkmış.. Umarım kötü bir devam filmiyle karşılaşmayız..
Merakla bekliyorum serinin yeni filmini.. :)
Saw V'in sitesi ve fragmanı için tıklayın..
Saw filmlerinin sitesi için tıklayın..

20 Temmuz 2008

fotoğrafıma dokunma!..

Maliye bakanlığı, 01 Temmuz 2008 tarihinden itibaren geçerli olmak şartıyla fotoğraf makinelerine %20 ÖTV getirdi. ÖTV'nin gerekçesi 2010 İstanbul'un Avrupa Kültür seçilmesine fon sağlanması. Bu ne demek oluyor?
Dünyada bir çok ülkeye göre en pahalısını kullandığımız ürünlere bir yenisinin daha eklenmesi.
Bir sanat aracı vergilendirilerek bir kültür etkinliğinin finanse edilmesi
Kullanıcıların garantisiz ürün almaya itilerek mağdur olması.
Resmi yollarından ithalat yerine bavul ticaretinin desteklenmesi.
Sermayenin kayıt dışına kayması ve vergi kaybı.
Ben bir fotoğrafçıyım. Ama amatör, ama meraklı, ama sanat, ama profesyonel, ama meslek icabı.. Sonuçta ben bir fotoğrafçıyım. Benim için fotoğraf çekmek hobi ya da ekmek parası.. Benim işimi, ekmeğimi, hobimi elimden almak istiyorlar. Hangi sanat dalında var ki "Özel Tüketim Vergisi"!
Şimdi ben bir fotoğraf sevdalısı olarak bunca vergiyle nasıl başa çıkacağım. Ya bu vergileri verip sadece bir kereye özel fotoğraf makinesi alacağım ve bununla bir ömür geçireceğim, ya yurtdışına çıkan arkadaşlara eşe dosta rica edeceğim, ya da kaçak getirenlerin eline düşeceğim... Tabi yurtdışından gayri resmi yollarla gelen ürünlerin hiçbirinde garanti belgesi olmadığı için herhangi bir aksaklıkta gene mağdur olacağım.
Sayın devlet büyüklerim... Her şey için vergi ödüyorum zaten. Lütfen benim işime, hobime, sanatıma dokunma. Ben fotoğraf çekmek istiyorum. Anı ölümsüzleştirmek, güzellikleri paylaşmak için FOTOĞRAF ÇEKMEK İSTİYORUM...
Lütfen FOTOĞRAFIMA DOKUNMA!

19 Temmuz 2008

malatya'08, nemrut dağı ve yayla..

Yaz tatillerimizin rutinlerinden Malatya sıla-i rahimimizi de yaptık.. Muğla'dan amcamlarla birlikte 2 arabayla gittik Malatya'ya her zamanki gibi tek günde.. Babama ne kadar o kadar yolu tek başına gitmen zor yardım edeyim dediysem de gidişte yardım istemedi pek..
Malatya'da bu sene önceki senelerden farklı olarak ben bir gece yayla'da Nemrut Dağı'nın eteklerinde kaldım.. Elektriğin olmadığı lüks lambalarla aydınlatılan taş evler.. Güzel mekanlar ama orada 1-2 ay kalmak zor olsa gerek.. Rüzgarın zaman zaman sert esmesi zor anlar yaşattı bana açıkçası.. Ağzımıza burnumuza kum dolmasını geçtim Nemrut Dağı'na amcamla çıktığımızda arabadan çıkar çıkmaz gözlüğüm uçtu.. Gözlük hafif olunca uçması da olağan olabiliyo.. :) Gözlük uçtuktan sonra ben bi an umudu kestim gözlükten ama esen sert rüzgarın yere yakın yerlerde çok şiddetli olmaması ve yerde duran plastik çatalın rüzgarda olduğu yerde kalması umutlandırmıştı beni.. Amcam ben ve yayladan bizimle beraber gelen yeğenlerimle aramaya başladık gözlüğümü. Bi de üstüne plastik çatalla deney yaptık. Arabanın üzerinden bıraktığımız çatalın rüzgarla nereye gittiğine baktık ve nihayet gözlüğümü buldum.. :) Bu sıralarda Nemrut Dağı'nı bir an önce gezmek için çırpınan ufaklıklar "Bişey olmaz abi Malatya'ya gidince yenisini alırsın" diyolardı.. Kasap et derdinde, koyun can derdinde.. :)
Nemrut Dağı'na 7 yıldan sonra tekrar çıkmış oldum bu sene.. Nemrut Dağı'nın iyi bir restorasyon çalışmasından geçmesinin gerektiğini benle birlikte Nemrut Dağı Milli Parkı'nı gezen herkes düşünüyodur herhalde..
Nemrut Dağı'nı gezdikten sonra yaylanın ufaklıkları bizi yaylalarını gezdirdi.. Yayla halkının verdiği isimler olsa gerek çevredeki taş tepelerin, mağaraların isimleri var.. Tam yazılışlarını bilemiyorum ama okunuşuyla "Kri Şkafti Poşe" isimli bir ufak tefek mağaraları var. Kri Şkafti Poşe'nin Türkçe manası Paşa Taşı Mağarası.. Kri: Taş, Şkaft: Mağara, Poşe: Paşa.. "Kuskha Barkhun" güneş tepedeyken taşların gölge yaptığı bir yer.. Çocuklar, gençler zaman zaman oraya gidip oturuyorlarmış.. "Kunbarf"lar ise kar kuyuları ya da tam manasıyla kar kuyuları.. Kun: Delik, Barf: Kar..
Yayla da biri büyük biri küçük futbol sahası da var.. :) Direkleri taşla belirlenmiş olan bu sahalarda çocuklar neredeyse en büyük eğlenceleri olan futbolu oynular.. Bize de maç teklifi getirdiler ama ayakkabım futbol oynamaya müsait değildi.. :)
"Kunbarf"lardan sadece birine içerisinde kar kalana gittik.. Gidişi oldukça meşakkatliydi deşen yalan olmaz hani.. Kışın yağan karların erirken beraberinde erittikleri kayalar keskin kenarlarıyla zaten zor olan gidiş yolunu iyice zorlaştırıyor.. Kar kuyusunda biz kar görebilecek kadar ileriye gidemedik.. Bize rehberlik eden yeğenim Cebrail ve arkadaşı kar kuyusunun ilerisindeki küçük bir delikten geçip iki çuval kar ile geri göndü.. Biz de evde kara pekmez ekleyip yedik.. Harikaydı.. Zaten kar şerbetini de çok severim.. Bi de special yaptık.. Pekmezin yanına ben biraz da Cappy %100 portakal suyu ekledim.. Fena da olmadı hani.. :)
Yayla macerası güzeldi yani..
Malatya dönüşümüzde yine sabah erkenden 6 sularında çıktık yola.. Kahvaltımızı Kayseri'de olan abimin evinde yaptık.. Bi 3 saat orada kalıp tekrar yola çıktık.. Dönüş yolunda Konya'dan sonra babam arabayı verdi artık.. Dönüşümlü kullandık hava kararınca.. Bi 350-400km. kullandım toplamda.. Gece 03:30 sularında yorucu yolculuğumuz sona ermişti nihayet..

10 Temmuz 2008

bu sene tatilin adresi: datça..

Bu sene önceki senelerden farklı olarak tatil için Datça'daydık.. Biraz mecburen oldu ama gayet güzel bir 3 gündü.. Ekincik'te yer bulamayınca alternatif tatil mekanları aramaya başladık ve Datça'da küçük, kendi halinde, güzel bir pansiyon olan Ova Pansiyon'u bulduk..
Bu seneki tatil mekanımızla Ekincik'teki standartlaşmış tatillerimizi karşılaştıracak olursak her ikisininde kendine göre eksileri ve artıları vardı tabi.. Ekincik'te oteller daha organize doğal olarak ama Datça'da tatil yaptığımız yer küçük olduğu için daha bizbizeydik.. Pansiyonun sahibi olan ailenin ufaklıklarınd
an Berfin durmaksızın bizi soru yağmuruna tutuyordu: Neden hep siyah giyiyorsunuz?, Neden böyle?, Neden şöyle? :)) Bir diğer ufaklık Ada ise objektiften kaçan ürkek tavırlarının yanısıra ben kız değilim, Ada'yım demesiyle çok şirin bir kızdı.. :) Bir de Minnoş vardı.. :) Kedileri.. Oldukça sırnaşık bir kedi olan Minnoş yemek sırasında masanın altında ayaklarımıza sürtüne sürtüne dolaşıp duruyordu.. Oldukça da hareketliydi.. Böcekleri yakalayıp yakalayıp onları futbol topuymuşçasına oynamasını izlemek oldukça zevkliydi.. :) Hareketli olduğu kadar uyuşuk olan kedimiz her an heryerde uyuyor olabiliyordu.. :) Özellikle oturmak için çektiğimiz bir sandelyenin üzerinde.. :)

Pansiyonda bulunan kablosuz internet ve sınırsız çay imkanı güzel şeylerdi.. :)
Zemini taşlı olan sahil kum olsaydı çok daha güzel olabilirdi tabi ama deniz temiz ve güzeldi. Tuz oranı Ekincik'e nazaran biraz fazlaydı ki denizden çıktıktan sonra üzerimizde kalan tuzları görmek için çaba sarfetmeye gerek yoktu.. :) Bu sene denizde eğlence deneyimimizi amcamın makarnaları ile artırdık.. Makarnaları kullanarak denize açıldığımız vakitlerde amcam ve Musa benden daha rahatlardı.. Malum yağ oranlarımız bir değil.. Amcam istesede batamıyodu zaten.. :D
Tatillerimizin bir diğer vazgeçilmezi tabiki tabu.. Bu sene tabu eğlencemizde de bir adım ileri gittik: Tabu XL :) Amcamı ve Gülcan Ablamı oynamak için zor ikna ettiysek de oyuna başlayınca ikisi de birden isteksiz tavırlarından sıyrıldılar ama bu onların (Amcam, Gülcan Ablam, Ömer) yenilmesine engel olamadı.. Hem de az buz bi farkla değil.. :D Benim bulunduğum grup hep mi kazanmak zordunda.. :P
Güzel bir deniz odaklı tatili daha geride bıraktık.. Bu sene abim bizimle birlikte değildi.. Malum intern doktor olmak kolay değil.. Benim de son ailecek tatillerim bunlar.. Muhtemelen bir de seneye olur.. Sonrası... :(
Bu son fırsatları iyi değerlendirmek lazım.. :)
Bu sefer pek iyi kareler yakalayamamış olsamda kendimce fotoğraf arşivime yenilerini kattım.. ------------------------>

29 Haziran 2008

dönem-III biter ve dönem-IV'e merhaba..

3.sınıfı da geride bıraktığım bugünlerde bunun mutluluğunu yaşıyorum.. :) Resmi olmayan sonuçlara göre tüm dersleri geçtim.. :) İki dersim kaldı açıklanmayan ama onları da getiğimi düşünüyorum. Umarım bi sürpriz olmaz..
Hayırlısı ile o iki dersimi de verdiysem inş. stj.dr. ünvanını aldım sayılır.. :)
1/2'lik stj.doc oldum galiba.. :)

23 Haziran 2008

1000..

1000 gün olmuş be..
Tıp deryasının içine gireli, anfilerde dirsek çürütmeye başlayalı 1000 gün olmuş.. Zaman geçiyor hızla.. 1000 gün olmuş tıp fakültesine başlayalı ama bu 1000 günde daha fazla yaşlandık valla.. Önce biyokimya ve anatomi, sonra mikrobiyoloji (özellikle immünoloji) ve biyofizik, sonra halk sağlığı ve yine mikrobiyoloji, sonra patoloji ve farmakoloji.. Kabus gibi geldi geçti hepsi.. Gerçi farmakoloji ve patolojinin geçmiş olduğuna dair resmi açıklamalar gelmedi ama bi problem beklemiyorum onlardan.. :) Bugünkü farmakoloji sınavı bayağı kastı ama kendime yetecek notu aldım herhalde.. :)
3.sınıf da bitti sayılır.. Cuma itibariyle 3.sınıf noktalanacak inş. önümdeki kadın&doğum ve dahiliye finallerini de hayırlısıyla atlattıktan sonra..
Yolu yarıladık sayılır.. => 5,96/12 :)

15 Mayıs 2008

T.Ü.Fotoğrafçılık Topluluğu Bahar Şenlikleri Etkinlikleri

Dün, Trakya Üniversitesi 12-18 Mayıs Bahar Şenlikleri kapsamında Fotoğrafçılık Topluluğu olarak Karma Fotoğraf Sergimizi açtık ve Photoworld Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve Fotoğraf Sanatçısı Murat GÜR Bey'in katılımıyla Söyleşi/Dia Gösterisi programını gerçekleştirdik..
Katılım iyi olmasa da güzel bir program olduğunu düşünüyorum.. Sergimiz de üniversitemiz bahar şenlikleri sonuna kadar yani 18 Mayıs akşamına dek Trakya Üniversitesi Türkan Sabancı Kültür Merkezi'nde gezilebilecektir..
Dün akşam programdan sonra anladım ne kadar yorulduğumu.. Oldukça yoğun bir tempoda sergiyi hazırladık ve misafirimizi ağırladık.. Yorucu ancak güzel bir gündü.. :)
Bu seneki etkinlikler başkanlıktaki ilk senemde bana tecrübe oldu.. Umuyorumki seneye daha güzel etkinliklerle dolu bir yıl olacak..

10 Mayıs 2008

2007-2008 süper lig şampiyonu..

2007-2008 Süper Lig şampiyonu olarak 17. şampiyonluğunu kazanan Galatasaray'ı ve tüm Galatasaray'lıları tebrik ederim..

7 Mayıs 2008

bolu: abant, yedigöller ve gölcük..

Haftasonu Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Kokino Grubu'nun düzenlediği Abant-Yedigöller-Gölcük gezisi vardı.. Gezi tek kelime ile harikaydı.. Çok hoşuma giden kareler yakaladım bu gezide..
Cumartesi 02:00'da Edirne'den yola çıktık.. Sabah 09:00 sularında Bolu Dağı'nda kahvaltımızı yaptıktan sonra önce Abant'a gittik.. Abant'a vardığımızda hava yağmurluydu. Mangalımızı yaktık, köftelerimizi yedik.. Bi çiftli ekmeğin yarısını mideme indirdikten sonra yağmur da dinince bol bol fotoğraf çektim, çektirdim.. Abant'tan sonra önce şehir merkezine alışverişe, sonra da Yedigöller'e geçtik.. Yedigöller'e gider gitmez çevre keşfine ve fotoğraflar çekmeye başladık.. :) Yedi tane gölden oluşan Yedigöller harika bir yer.. Büyükgöl, Sazlıgöl, Nazlıgöl, Uzungöl, Kurugöl (Küçükgöl), Deringöl, Seringöl'ün yanında Gülen Kayalar, Pisagor Ağacı, çeşmeler ve şelale gibi bir çok gezilecek yeri var Yedigöller'in.. Geceyi cep telefonlarının kapsama alanı dışında kalan Yedigöller'de geçirdikten sonra sabah 07:30'da kalkıp çevreyi önceki gün kaldığımız yerden devam ettik.. Bir aydır çekmediğim kadar fotoğrafı bu gezide çekmişimdir herhalde.. Tam 700 kez deklanşöre basmışım.. Bolu'dan 400 fotoğrafla döndüm.. Neyse ben geziye döneyim.. Kahvaltıdan sonra yine biraz gezdikten sonra tekrar yola çıktık bu sefer Gölcük'e doğru.. Yolda seyir tepesine de çıktıktan sonra yapay bir göl olan Gölcük'e vardık.. Gölcük'e vardığımızda da yağmur yağıyordu.. Bu seferki öğle yemeğimizde mangalda sucuk vardı.. Gölcük de yapay da olsa harika bir yer.. Yine burada da çok güzel kareler yakaladım.. Gölde üstüste çıkmış 3 ördeğin fotoğrafını başka bir yerde çekemezdim herhalde.. :) Gölcük'ten sonra artık eve dönme vakti de gelmişti.. Gece 01:30 gibi Edirne'ye varmıştık..
Tadına doyulmaz bir gezi de burada sonlandı..
Çektiğim fotoğrafların sadece bir kaçını ancak buraya koyabildim..









28 Nisan 2008

TÜFOT Mayıs Şenlikleri Etkinlikleri..

Trakya Üniversitesi Mayıs Şenlikleri çerçevesinde T.Ü.Fotoğrafçılık Topluluğu olarak bir karma fotoğraf sergisi ve 1 fotoğraf sanatçısı panel/söyleşi ve dia gösterisi düzenleyeceğiz..
14 Mayıs Çarşamba günü 16:30'da Trakya Üniversitesi Türkan Sabancı Kültür Merkezi'nde açılacak olan karma fotoğraf sergisinin akabinde yine T.Ü. Türkan Sabancı Kültür Merkezi'nde 17:00'da Photoworld Dergisi Genel Yayın Yönetmeni ve fotoğraf sanatçısı Murat GÜR, 'Profesyonel Dijital Kamera Modellerinin Manuel Ayarları ve Kullanım Teknikleri' konulu söyleşisiyle ve dia gösterisi ile bizlerle olacak..

17 Nisan 2008

yirmi | yıllar geçiyor..

yıllar geçiyor gün be gün.. 20'li yaşlar da başladı..
yaşlanıyor muyum ne? :P

4 Nisan 2008

5.kata çıkcam.. :)

Geçen gün yine kütüphanede ders çalışıyoruz.. Malum vize haftasından anca çıktık.. Neyse işte, ders çalışmanın baydığı, karnımızın zil çaldığı anlardan birinde bişeyler yemek için hastanenin altında gidiyoruz.. Giderken çalışma salonunun bulunduğu hastanenin 2.katında bir amca asansör beklemekteydi ama sadece tek katlara çalışan asansörlerin önünde beklemekteydi. Biz de söyleyelim de orada beklemesin diye düşündük. Bunu üzerine amcaya yaklaşıp "amca bu asansörler sadece tek katlara çalışır." dedim.. Amcadan aldığım cevapsa gayet hoştu: "Tamam işte, ben de 5.kata çıkcam zaten".. :))

27 Mart 2008

House M.D.

Lost'tan sonra Hereos, ondan sonra da House M.D... Lost ve House M.D. başka ama.. Lost zaten favorim ama House M.D.'yi izlemeye başladığımdan beri House M.D. de ikinci favori dizim oldu. Dizinin cimri, kötümser, gururlu, azimli, kinci, hilekar, saygısız ve daha nice benzer özellikler taşıyan doktoru Gregory House ve ekibinin başrolde olduğu dizide birbirinden ilginç vakalar konu edilmekte.. 4.sezonunda olan diziyi izlemeye devam ediyorum.. Yaklaşık olarak hergün bir bölüm izlediğim dizide henüz 2.sezondayım.. :) Şu sınav haftasını bi atlatayım da ondan sonra performansımı artırırım biraz. :)
Elinde bastonuyla Dr.House karakterine bayıldım ama.. :) Kendisinde olan kötü özelliklerin yanında zekası ile izleyenleri kendine hayran bırakıyor.. :) Ayrıca yaptığı ince espriler de cabası..
Tıpla ilgilenenlerin ilgisini çekecek harika bir yapım bence.. Şiddetle tavsiye ederim.. :)

Dr.House'un dilinden düşmeyen repliğini de söylemeden edemeyeceğim: EVERYBODY LİES!!

10 Mart 2008

YMD pilav'08..

Bu sene de geleneksel pilav günümüzde bir kez daha Yamanlarlılar olarak buluştuk ve hasret giderdik.. Önceki seneye nazaran katılım biraz az gibiydi.. Genel katılım az olsa da biz Yamanlar'04 mezunları geçen seneye göre daha fazlaydık sanırım.. Bizim sınıfın katılımı ise pek farklı değildi: Semih, İrfan, İhsan, Muhammed, Ahmed, Meriç..
Bu sene, pilav günümüzün bir de konuğu vardı: Meclis Eski Başkanı ve AKP Manisa Milletvekili Bülent Arınç..

Pilav günlerinin olmazsa olmazlarından onur ödülünün takdimi Bülent Arınç Bey tarafından yapıldı..
Yurtdışındaki mezunlardan katılamayanlar videolarıyla programa renk kattı.. Bizim sınıftan Muhammed Ali ile Kadir de G.Kore'den bize selam gönderenlerdendi..
Pilav günümüzün klasiklerinden çekilişimize gelince. 3 senedir "Aydın'lar" olarak boş geçmediğimiz çekilişi bu sene boş geçtik.. Çekilişle dağıtılan hediyeler de geçen seneki hediyelerin gölgesinde kaldı. Yine de güzel hediyeler vardı: Tatiller, tek taş yüzük, hediye çekleri vs..Bir pilav günü daha geride kaldı.. Pilav'09 'da görüşmek üzere.. Ya da şöyle daha iyi olcak sanırım: Stajlar el verirse Pilav'09 'da görüşmek üzere..

23 Şubat 2008

recep ivedik..


Recep İvedik, dün gösterime girdi.. Ben de dün filme gitme şansı buldum.. Aslında ben bilet bulabileceğimizi pek tahmin etmiyordum ama bulduk her ne kadar Kipa Cinemarine'de bulamasakta.. Gerçi filmde aksiyon falan olmadığı için iyi bir sinemada izlemek şart değil tabi.. Çok fazla bir beklentiyle gitmemiştim filme ki iyi etmişim fazla bişey beklememekle.. Sonuç olarak film amacına ulaşarak seyircisini güldürüyor Recep İvedik'in argoyla karışık ani çıkışlarıyla.. :) Bazı esprileri gerçekten iyi ama.. :)) Klasik repliği ile son veriyorum ben de yazıma: Konuşma leyn.. :D Asabiyim, kompleksliyim... :D

aklı başında olan bu trene binmez!..


13 Şubat 2008

bilgisayarıma anne eli değdi. :)









Laptopum tesettüre girdi :) :P Laptopumun bu kararına saygı duyuyorum ama benimle birlikte üniversiteye gelebilmesi için Gül'ün onayını beklemesi lazım :) :P Laptopumun bu kararın üzerine annemden laptopum için bir elbise örmesini rica ettim.. :) İşte sonuç.. Annemin ördüğü bu elbiseyle laptopum bence gayet şık oldu.. :)

6 Şubat 2008

ülkemizin malum gündemi ve bir yazı..

Ülkemizin malum gündemi hakkında yazılmış bu yazıyı paylaşmak istedim:
Başörtüsü ve Provokasyonlar


Soru: Bir yandan, İlahiyatçı olsa da olmasa da, hemen herkes tesettürle alâkalı ahkâm kesiyor; diğer taraftan da, çarşaf yakma ve dinin esaslarına hakaret etme gibi provokasyonlarla ciddi gerginlikler çıkartılıyor. Mevcut tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemi arızasız ve kayıpsız atlatabilmek için kimlerin ne gibi görevleri olduğunu düşünüyorsunuz?



Cevap: İşin doğrusu tesettür meselesi son zamanlarda bir yönüyle çok büyütüldü. Biraz da mesele politize edildi. Herkes için demiyorum. Politize edenler oldu. Bir yönüyle de mülahaza ayağa düşürülmek istendi. Kur’an’ın bir emri olması itibarıyla “ayağa düşürüldü” tabirini betahsis kullanmadım. Şimdiye kadar değişik şeyler hep böyle yapılmıştır. Bir bardak suda böyle fırtına koparılmıştır. İhtisas alanlarına saygısızlıktan kaynaklanan bir yanı var meselenin; bir de tesettür üzerinden politika yapma yanı var.
Bazı insanların ruhlarında dine karşı bir tavır olduğu gibi, Mefisto yanlısı kimseler Hazreti Adem zamanından günümüze kadar içlerinde din düşmanlığı yaşamışlar. Hakiki dindarın genel tavrını, olması gerekli olan tavrını ifade sadedinde diyebilirim ki; mü’minin kimse ile kavgası yoktur, olmaması lazımdır. Yani biz hakiki mü’min isek, gönüllerimizi Allah’a vermişsek; falan, falan türlü düşünür, filan, filan türlü düşünür.. kimse ile kavgamız olmamalı. Bilerek de kimseyle kavgamız olmamıştır ve inşaallah bundan sonra da kimseyle kavgamız olmaz. Ne var ki, en haşin, en hırçın, gemi azıya almış, bazen marjinalleştiklerinden dolayı, bazen de önünü alamadıkları ve fakat nefret ettikleri bir meselenin artık olur hale geldiğinden dolayı kinlerini ve nefretlerini hezeyan halinde ortaya koyan insanlar her zaman görülebilir. Hatta bazen muvakkat cinnet yaşayan, başkalarına hakk-ı hayat tanımayan ya da istemediği şeyler olunca “Canım gibi sevdiğim ülkemi, toprağımı terk eder, başka yere giderim” diyen ya da başkalarına sınır dışını gösteren kimseler olabilir. Bunlar cinnet seviyesine varan hezeyanın ifadesidir. İş, bu şekilde -bunlar tarafından olan yanıyla- ayağa düşünce, işin doğrusu böyle akl-ı selimle, hiss-i selimle, ruh-u selimle, fikr-i selimle, mantık-ı selimle meselenin içinden sıyrılmak da oldukça zor olur.
Şöyle yaklaşabilirsiniz: Bir oyun başta kurallarına göre oynanıyorsa, yine bir kuralla onun içinden sıyrılabilirsiniz. Fakat kuralsız oynanıyorsa bir oyun orada, onun içinden sıyrılmada zorlanırsınız. Mesela, sırtınızı dönüp “selam” deyip gittiğiniz zaman, en şiddetli harplerde bile “Karşı taraf, silm ü selâma, sulh ve barışa yönelirse, siz de yönelin ve Allah’a tevekkül edin!” (Enfâl, 8/61) diyor Kur’an-ı Kerim. Onlar eğer silm ü selâma dönerlerse, “biz artık kavga etmiyoruz” derlerse, siz onlar ile sarmaş olabilirsiniz -Bu benim lazım-ı manayı ifadem, harfî mana tercüme değil-. Fakat kuralsız oynuyorsanız, onlar dönmüşler gidecekleri yere gidiyorlar, siz arkadan onlara ok yağdırırsınız. Önlerini kesersiniz, başlarına gülle bomba yağdırırsınız. İşte bu kuralsızlıktır. Belli bir noktadan itibaren insanlar öyle bir hırçınlığa girerler ki, artık orada hiç kural yoktur, tabii mantık da yoktur. Yaptıklarında mantık da aramamak lazım. Dolayısıyla çok gülünç bir duruma düşebilirler. Evet, ben genel tablo adına beraat-ı istihlal nevinden aklıma gelen şeyleri arz ederken, bunlara imâ ve işarette bulundum.


Başörtüsü Dinin Açık Emridir
Tesettür Kur’an’ın emri. Kur’an’ın emri olduğunda bir şüphe yok. Mealler onu gösteriyor, tefsirler onu gösteriyor.
Bir de bazı meseleler var ki, onu uygulamak çok önemlidir. Mesela, şimdi “namaz öyle değildir de şöyledir” deseniz siz.. mesela nasıldır namaz? Bir kısım Şintoistlerin, Budistlerin yaptıkları gibi, önce böyle upuzun, yüzü koyun yere yatacaksınız, sonra kalkıp sağa sola iki tane tekme sallayacaksınız, bundan sonra kalkıp ellerinizi kaldıracaksınız, sonra ellerinizi birer şamar şeklinde suratınıza indireceksiniz falan… Birisi kalkıp böyle dese. Şimdi Kur’an-ı Kerim’de “namaz kıl” falan deniliyor da, o rükunlarıyla filan anlatılmıyor. Onu Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Cibril’in imameti ile tekmil ediyor. O, kendi firaseti ile yaptığı kadar yapıyor; fakat hiçbir meselede o meselenin erkanında, şeraitinde hatta huduunda, huşuunda, huzurunda bir kusur olmaması için, Cibril nasıl namaz kılıyorsa, tabir-i diğer ile, semada namaz ne ise; başka bir ifade ile, Allah nezdinde namaz denince onun mahiyet-i nefsü’l-emriyesi neyse, Cibril Aleyhisselam kendi ruhunun enginliğiyle Efendimiz’in ruhunun enginliğine duyuracak şekilde o namazı öyle kıldırıyor. Bir keresinde vaktin evvelinde kıldırıyor, bir keresinde de sonunda.
Şimdi bu vicahî bir şey. Allah’ın o mevzudaki emirleri var. Tatbikat meselesine gelince Cenâb-ı Hak Efendimize hususi mahiyette talim ediyor onu. “Bunu böyle yap, şunu şöyle yap!” diyor. Ve Cibril’in imamlığı ile o meselenin pratiğini de gösteriyor. Biz o günden bu güne namazı hep böyle kılıyoruz. Şimdi kalkıp biraz evvel bahsettiğim tipte birisi yoga ve meditasyon türü hareketlerle Allah karşısında bir ibadetten bahsetse, hepiniz güler geçersiniz buna. Bu belli artık, Kur’an öyle emrediyor, Sahib-i Şeriat da böyle diyor. Oruç da öyledir, zekat da öyledir. O dönemde meseleler emredilmiş ve aynı zamanda uygulaması yapılmıştır. Emir buyurmuş, yapmışlar onu, öyle gelmiş; “tam doğru oldu” demiş. Öyle ki namaz emredildiği halde biri gelmiş namaz kılmış orada, gelmiş oturmuş huzur-u risalet penahide. Allah Rasûlü, ona “kalk namaz kıl” demiş, “sen namaz kılmadın.” Adam kalkmış bir daha kılmış. Buhari’de anlatılıyor; adam gelmiş bir daha oturmuş, Efendimiz “git namaz kıl, sen namaz kılmadın.” demiş. Adam şöyle böyle görmüş onu; kıyamı görmüş, rükuyu görmüş, kavmeyi görmüş, secdeyi görmüş, celseyi görmüş ama herhalde verip veriştiyor. Aradan sıyrılıp çıkıyor, arada geçiştiriyor namazı. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ondan sonra talim buyuruyor. “Tekbir aldığın zaman şöyle yapacaksın.. ayakta şöyle duracaksın.. rükuda şöyle diyeceksin...” diyor. “Bir ferdin namazı ne ki!..” demiyor orada. O bir ferde namazını talim buyuruyor.
Efendimiz hayatı boyunca namaz kılmış, namaz farz olduktan sonra da on küsur sene namaz kılmış. On küsur sene millet onun arkasında namaz kılmış. Oruç da bir sene sonra farz olmuş Medine-i Münevvere’de, on sene millet, Efendimizle oruç tutmuş. Ve bu mesele yapıla yapıla herkes tarafından, çoluk çocuk tarafından da bilinir hale gelmiş. O günden bu güne de devam ediyor o. Hiç inkıta olmamış. Bazen namazı terk edenler olmuş, bazı ülkelerde terkedenlerin sayısı çokmuş. Fakat mescitlerin kapatıldığı, onların depo olduğu, hapishane yapıldığı dönemde bile millet yine mescidin damında, başka yerinde namaz kılmış. Dünyanın her yerinde o namaz Efendimiz döneminden günümüze kadar yapıldığı şekliyle hiç terk edilmemiş ve insanlar ondan hiçbir şeyi unutmamışlar. Bu böyle uygulana gelmiş. Oruç da öyle uygulana gelmiş, zekat da öyle uygulana gelmiş.
Tesettür mevzuuna gelince, o da öyle uygulana gelmiş daha o dönemden itibaren. Alın, bundan bin yüz sene evvel yazılan tefsir, -o da bin ikiyüz sene evvel yazılan insanlardan alıntılar yaparak- diyor ki: Devr-i risalet penahide meselenin şekli mevzuunda nüanslar var; çenenin altına şöyle mi getireceksin böyle mi getireceksin.. bir gözünü mü açık bırakacaksın, iki gözünü mü açık bırakacaksın... Bu türlü şeyler üzerinde çok küçük farklılıklar var; fakat tesettür meselesine gelince, başın kapanmasına gelince bu devr-i risalet penahiden günümüze kadar Kur’an-ı Kerim’in emrine uyularak uygulana gelen şekliyle bu meselede hiç farklı bir mütâlaa ortaya konulmamıştır. “Mü’min kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler.” (Nur, 24/31) ayetinin tefsiri üzerinde Sahabe durmuş, Tabiin durmuş, Tebe-i tabiin durmuş. Köylüsü kentlisi ile meselenin şeklinde belki uğraşmışlar onun. Daha rahat çalışma, sıkılmama, biraz daha güneşten korunma mevzuunda belki farklı örtüler kullanmış olabilirler, omuzlarına sarkıtmış olabilirler; fakat temel tesettürde, başın kapanması mevzuunda, gerdanın kapanması mevzuunda bu tâ o günden bu güne kullanıla gelen şekildir.


Fantastik ve Garezkâr Muhalefetin Bir Değeri Yoktur
Günümüzde bir kısım kimselere şirin gözükmek için şimdiye kadar hep fantastik düşüncelerle kendisini ifade etmeye çalışmış birkaç insan bu mevzuda muhalif olabilir. Kendilerini ifade için başka faktör olmadığından dolayı biraz farklılıkla kendilerini ifadeye yeltenme gibi bir zaaf, bir boşluk, bir lüks ibtilası denilebilir bunlarınkine. Bir iki tanedir bunlar, şirzime-i kalîl. Bunların bu mevzuda “vardır, yoktur” gibi iddiaları olmuş. Bu, bugüne kadar olan o İslam ulemasının ortaya koyduğu müktesebat-ı ilmiyeyi görmezlikten gelme körlüğüdür.
Hele bazı şeyler var ki... Mesela; gûya başörtülüler saçları yemeklerin içine düşmesin diye saçlarını kapamışlar... Belli bir seviyeye gelmiş insanların bu türlü şeyleri söylemeleri, -bakın bilmeme ayrı bir meseledir de- o kadar komik ki; ne zaman bu mesele mevzubahis olduysa, herkesin güldüğünü gördüm. Bu, o insanı sahnede farzetme gibi görmeden kaynaklanıyor.. yazık değil mi o makama, o payeye!.. Millet sana imkan vermiş; belli yere yükselmiş, belli payeleri, belli seviyeleri ihraz etmişsin. İşin aslını faslını bilmeden, böyle ulu orta konuşulacak bir mevzu değil ki bu.
Senin alanın herkesin anlayabileceği bir alandır. Ben iki senelik o mevzudaki müktesabatımla seninle bazı meselelerin münakaşalarını yapabilirim, kendi alanında. Fakat sen bu mevzuyla alakalı Kur’anın muhtevasını baştan sona kadar bilmiyorsan.. o mevzu ile alakalı tâ Sahabe döneminde, Tabiin döneminde ortaya konulmuş peygamber telakkisi nedir bilmiyorsan.. böyle bir haldeyken yine de o meselede söz söylersen, sana cin de güler, şeytan da güler, ifrit de, köydeki çoban da güler. A be birader, sen o payenle, o mansıbınla, o makamınla; müdhike olmak için o mertebelere gelmedin ki. Ayıptır bu...
Mesela, birisi kalkıp diyor ki, “İran’daki devrim olacağı ana kadar böyle bir şey yoktu. Ondan sonra buraya geldi.” Yahu insaf eder insan. Sen hiç neneni görmedin mi, nenenin anasını görmedin mi? Bu millet dünden bugüne başına örtüler örtüyordu. Siz adını değiştiriyorsunuz “örtü” diyorsunuz, “türban” diyorsunuz, falan filan diyorsunuz. Şimdi örtüye türban deniliyor, o da ayrı bir mesele. Terminolojideki hata, nüansları görememe; o da ayrı bir körlük. Yok İran’dan gelmiş bir meseleymiş!.. Yahu İran’dan, Turan’dan gelmedi; Senin anan, nenen, nenenin nenesi… Onlar tâ kadimden bu yana böyle başlarını örtüyorlardı. Sonra bu bize münhasır da değil. Yahudiler de öyle yapıyorlardı, Hristiyanlar da öyle yapıyorlardı. Bu da, bazılarının iddia ettiği gibi, başörtüsünün bize Yahudilerden ve Hristiyanlardan geçtiği manasına gelmez. Tam tersine, her İlâhî Din’de, her peygamberin tebliğinde başörtüsünün yer aldığını gösterir. Fakat öyle bir cehl-i mük’ap yaşanıyor ki; Kapadokya’da, bazı ülkelerde... Falan yerden gelmiş, filan yerden gelmiş, bunlar çok ayıp şeylerdir. En azından bunları söylememek lazım. Şöyle yiğitçe çıkıp deseler ki, “Bu Kur’an’ın emri bile olsa, Peygamber bile uygulasa, ben inançsız olduğumdan dolayı bunu kabul etmiyorum!..” Bu yiğitçe bir şey olur. Ve bunlar yiğitçe Cehenneme mi giderler Allah’ın affına mı mazhar olurlar bilemeyiz; Allah’ın bileceği şeydir o mevzu. Karşılığında da Allah’ın Âhiret’te kendilerine yapacağı muameleye katlanırlar.


Cehaletin Böylesi...
Bir diğer mesele, bir tanesi de kalkıp icabında diyor ki; “Türban şehadet kelimesinin yerine konuldu!” Hiçbir Müslüman onu öyle kabul etmez. Ben bir siyasi partinin avukatı değilim; öyle bir mülahazada da bulunmam. Fakat bu türlü meselelerde konuşurken, insanlar bir gün yine yüz yüze geleceklerini hesaba katararak üsluplarına çok dikkat etmeliler, bütün bütün köprüleri yıkmamalılar, dikkatsiz ve temkinsiz konuşmamalılar. Çok basit bir Müslüman bile hiçbir zaman başörtüsünü kelime-i şehadetin yerine koymaz. Kelime-i şehadet imanın -eski ifadesiyle- rükn-ü aslîsidir; olmazsa olmaz rüknüdür. Allah’a yakın olma, Cennete girme, ebedî saadete mazhar olma meselesi o mübarek kelimeye bağlanmıştır. Kelime-i şehadet, “Lâ ilâhe illallah” ve onun rükn-ü mütemmimi “Muhammedün Rasûlullah”tır (sallallahu aleyhi ve sellem). Şimdi bu kelime öyle büyük bir kelimedir ki, imanın içinde diğer beş tane rükün daha var, bunlar peygamberlere iman etme, kitaplara iman etme, meleklere iman etme, kadere iman etme, öldükten sonra dirilmeye iman etme. Bunlar çok önemli şeylerdir, bunları inkar eden de dinden çıkar; fakat, hiçbiri bu rükn-ü aslînin yerinin tutmaz, bu bir esastır. İnsanın şöyle-böyle bir kuşkusu olabilir, bir tereddüdü olabilir, Allah izale etsin, saf itikada ulaştırsın. Fakat, bunların bütünü bir araya gelse, o kelime-i şehadetin yerini tutmaz. Kaldı ki, o başörtüsü dediğimiz mesele İslam’ın o beş esası içinde de yok. Bu muamelat kısmında bir şey, ayrı bir farz. Allah ona “farz” demiş, ayrı bir farz.
Bu açıdan da burada bir hususu belirtmek lazım: Bir insan başı açık gezdiğinden dolayı küfre girmez. Zaten, hiç kimse “küfre girer” demedi, hiç kimse de demez, akîdemiz odur bizim. “Başı açık gezdiğinden dolayı bir insan kafir olur” dendiğini hiç duydunuz mu? Çarşıda, pazarda, sokakta, mecmuada, gazetede, “başı açık gezen kafir oldu” dendiğine şahit oldunuz mu? Kur’anın bir emrini yerine getirmeme başkadır, Kur’anı, Kur’ana ait bir hükmü, Kur’ana ait bir ayeti inkar etme ayrı bir meseledir. “Kur’anın şu ayetini kabul etmiyorum” diyen küfre girer, dinden çıkar; girerse girer, çıkarsa çıkar; bizi alakadar etmez.. bu, onun tercihidir. Laiklik var, demokrasi var, hürriyet var, düşünce hürriyeti var, inanç hürriyeti var. İnsan ne isterse onu olsun; buna kimse bir şey demez. Fakat, “Başı açık gezen kafir olur” diyen de duymadık biz. Çünkü dinde yok öyle bir hüküm.
Ebu Hanife Fıkh-ı Ekber’inde tâ o dönem itibarıyla, bu türlü mesaili cem ederken günah-ı kebairi işleyen, oruç tutmayan, namaz kılmayan bir insan diyor ki “İn şâe afâ ve in şâe azzebe - Allah dilerse affeder, dilerse de azap eder!” İmandan sonra en önemli bir rükündür namaz; “Namaz kılmayanın hükmü merduttur.” demişler. Fakat, namaz kılmayan dahil buna veya şu günah-ı kebair işleyen de dahil... O türlü insanlar için diyor ki; “Allah dilerse bağışlar, dilerse cezalandırır.” Bu sözü Ebu Hanife kendine ait bir cüret, bir cesaretle söylemiyor, Efendimizin hadis-i şerifinden alıyor bu meseleyi. Evet, Allah dilerse onu affeder dilerse azap eder, Allah’ın bilebileceği bir şeydir.. şimdi mü’minin akîdesi budur. Başı açık gezen kafir olmaz. Ama Kur’ana ait bir hükmü inkar eden, “Ben bunu kabul etmiyorum; delaleti ne olursa olsun, dâl bil ibaresiyle, dâl bil işaresiyle, dâl bil iktizasıyla, dâl bil iltizamıyla ben bunu kabul etmiyorum” diyen iman dairesinde kalamaz. Ona da kimse bir şey demez. Herkes istediği gibi düşünebilir, istediği gibi yaşayabilir. Şimdi burada da bir çarpıklık var.
Zannediyorum, az önce de değindiğim gibi, bütün bu tartışmalar alan ihlalinden kaynaklanıyor. Diğer meselelerde hep uzmanlık, ihtisas, araştırma bir esas. Mesela; birisi kalksa, benim gibi sıradan bir adam tıbba dair bir şey konuşsa; birisi “Midede şu var efendim” deyince, hemen ben kalksam yapıştırsam “Psikosomatik bir rahatsızlık, efendim; sizde çok kuvvetli bir sinir var, ondan dolayı mideniz durmadan asit ifraz ediyor.” desem. Şimdi basit bir mesele. Halka da mal olmuş bir şey bu, herkes kullanıyor bunu. Öyle bir meselede bile bir gastroantrolog kalkıp bana demez mi “Yahu haddini bil biraz! Molla... Sen medresede yetişmiş bir adamsın, -bu cami imamı meselesi değil ki- caminin penceresinde aram eden insan biraz haddini bilmeli.” Der mi demez mi? Ben kalksam, böyle “Şu Kuzey Irak’ta bombalamalar yapılıyor, orada da şöyle değil de böyle bir strateji olması lazım; mağaralar arkadan değil de önden falan olmalı” desem... Kaldı ki, bu büyük ölçüde hemen herkesin aklının erebileceği türden bir şeydir. Altında uçağın var, onların göstergeleri var, görüyorsun onu; fotoğraflarını bile alıyorsun onların, elinde harita da var ve sonra sana istihbari bilgiler de veriliyor... Bunca sana yardımcı olabilecek argümanlar ile beraber böyle bir şey yapıyorsun. Böyle sıradan insanlar, o işin azıcığını yapmış insanlar bile bu mevzuda bir şey söyleyebilirler. Fakat, yine de o konuda uzman olmayanların konuşmaları kıymetsiz ve yakışıksız sayılır.
İşte, din de bir uzmanlık mevzuudur. Sen Kur’anı bilmiyorsan, Sünneti bilmiyorsan, hatta temelde bunları inkar ediyorsan, “Edille-i şeriye kaçtır?” diye sorulsa.. hani bir lahikada geçtiği gibi; adam diyor ki, “Kur’anın 140 küsur suresi falan...” Şimdi bu mantığa pes yani. Allah’ın Kitabının içinde kaç tane sure olduğunu bilmiyor; ama kalkıyor, bağışlayın, halk ifadesiyle adam ahkam kesiyor. Canım, başka meselelerde “ayıp” diyorsunuz da, bu meselede bize de “ayıptır” demek düşmez mi? Ayıp ediyorsunuz bu mevzuda.
Evet, bir de meselenin böyle bir yanı var. Öyle ayıplar yapılıyor ki, ulu orta herkes konuşuyor. Yahu sen profesör olabilirsin. Ama Kur’an mevzuunda, din mevzuunda ihtisasın yoksa, senin adın o mevzuda cahildir. Senin sahanda, fiziğinde, kimyanda, matematiğinde, astrofiziğinde, jeolojinde, antropolojinde ben kalkıp bir şey iddia ettiğim zaman, bana “Sen sus be cahil!” der misin, demez misin? Sen bana bir hak veriyorsun; Allah aşkına, peygamber aşkına bilmiyorsan konuşma o mevzuda a be cahil!.. Bize de böyle demek düşer.
Çatışma Yangın Gibidir
Müsaadenizle meselenin bir buudunu daha ifade edeyim: Şimdi bu türlü meselelerde böyle ipleri çok germenin hiç yararı yok, faydası yok. Bazı kimseler usulüne göre konuşuyorlar, onları takdirle karşılıyorum. Fakat bazıları toplumu karşılıklı harbe sevk edecek şekilde böyle cidale, nifaka sebebiyet verme uslübuyla konuşuyorlar. Toplumu birbiriyle karşı karşıya getirmeye çalışıyorlar. Çok doğru değil. Bunu tamir edemeyiz.
Cahiliye şairlerinden İmrü’ül-Kays’ın ifadesiyle, kavgayı arzu ettiğiniz yerde bitiremezsiniz, başlar ve bir daha durduramazsınız onu, yangını durduramadığınız gibi. Şimdi toplumda böyle bir kavga süreci başlatılmış gibi bir şey. İnsanlarda gerilim hasıl ediyorlar ve işi tabana düşürüyorlar. Meseleyi kitlelere mal etmeye çalışıyorlar. Yarın kitle psikolojisi ile sokaklara dökülecekler, toplantılar yapacaklar, farklı provokasyonlar olacak bu mevzuda. O yeniçerinin yer yer ayak-baş kaldırıp, kazan kaldırıp “istemezük” dedikleri gibi, böyle o yığınlar “istemezük” diyecekler hiç bilmedikleri şeylere.
Dün bir münasebetle arz ettim: Köroğlu derdest edilip götürülürken herkes sövüyor, sayıyor; bir de taş atıyorlar. Yaşlı bir kadının önünden geçerken, o da bir şeyler savuruyor, bir de taş atıyor. “Ana” diyorlar, “Sana ne yaptı bu?”; “Ne bileyim evladım” diyor, “Herkes yapıyor ben de yaptım.” Kitle psikolojisini, şaşkınca kitle psikolojisini ifade etme adına çok enfes bir yaklaşımdır bu.. ve bu her zaman oldu. Hiç bilmeden... Bazı kameralara düştü bu türlü meseleler. Gençler diyorlar ki: “Geldiler okula, bize çok önemli bir mesele olduğunu söylediler; “şöyle gelin” deyip bizi topladılar, getirdiler; şu sloganları verdiler, burada şunları bize söylettiler.” Her zaman olabilir bunlar. Buna şirretlik denir.. buna toplumu birbirine düşürme denir.. buna o toplumun gelişmesini engelleme denir.. buna istikrarı baltalama denir.. buna Türk toplumu gibi müstesna bir toplumun dünyadaki itibarını darbeleme denir.. Avrupa Birliğine girme sürecinde o sürecin önünü tıkama denir... Orta Doğu’da bir şuuraltı müktesebatımız var, herkes gözümüzün içine bakıyor; bu müktesabatı onların kortekslerinde yakma yıkma denir buna.. buna düpedüz tahribat denir, cinnet denir...
Bu açıdan, bu mevzuda üsluba çok dikkat etmek lazım. Herkesin dikkat etmesi lazım. Bu meseleyi pozitif olarak ortaya koyanların da, ona karşı çıkanların da bence üsluplarına çok dikkat etmeleri lazım. Ben bunlardan hiçbirinin bilerek Türkiye’ye kötülük yapma niyetinde olduklarına ihtimal vermiyorum. Hiç birinin yani. İçlerinden birkaç istisna çıkabilir; fakat o grupların, siyasi gayr-i siyasi o toplulukların içinde, “Biz böyle yapalım da şu Türkiye yerin dibine batsın!” mülahazasıyla bu kötülükleri yapacak karakterde insanın bulunacağına ihtimal vermiyorum. Ne ki, bilmeyerek çok küçük zannettiğimiz, yaptığımız, yapacağımız bazı şeyler vardır ki, sonunda tamir edemeyeceğimiz büyük tahribatlara sebebiyet verir.
Şimdiye kadar çok olmuştur bu. Maceracı bir güruh devletler muvazenesinde önemli bir denge unsurunu, koskocaman bir devlet-i âliyeyi yerle bir etmişlerdir; yedi sekiz senede yerle bir etmişlerdir. Şimdi milletin ümidi haline gelmiş bir Türkiye var, Orta Doğu’da şuuraltı müktesebatı çok zengin; hatta belki Afrika’nın içlerine kadar şuuraltı müktesebatı çok zengin. Gelecekte çok önemli bir fonksiyon eda edecek; bütün müstemlekecilere karşı hakikaten kendi civanmertliğini ortaya koyarak, yeni bir fonksiyon eda edecek.. dünyanın rengini, şeklini değiştirecek koca bir Türkiye... Demokrasisiyle, Cumhuriyetiyle... Bence onu bu şekilde baltalamak hiç doğru değil. Üsluba çok dikkat etmek lazım. Temkinli konuşmak lazım. Kelimeleri seçerek konuşmak lazım. Karşılıklı birbirini hıyanetle itham etmemek lazım, bu da meselenin bir diğer yanı.

“Baskı ve Kavga Olur” Sözleri Provokasyon Hazırlığı mı?Bir diğer yanı; paranoyaya dayalı veya din düşmanlığına dayalı bir kısım tahminler yürütülüyor. Hiçbirinde aklîlik ve mantıkîlik yok. Tamamen paranoyaya dayalı...
Endişe duyduğum bir husus var; herkesin kulağına küpe olsun. Gelecekte bazılarının planlamak istedikleri bir kısım provakasyonlar var herhalde; şimdi onları ihtimal kategorisi içinde öne sürüyorlar, zannediyorum. Yani şimdi bazıları başlarını örtüp üniversiteye girince, başları açık olanlarla yakapaça olacaklarmış gibi ihtimalden bahsediyorlar. Yahu bizim insanımızın aklı başında. Bu meseleyi sağda solda büyüten bir şirzime-i kalil, oligarşik bir azınlık var sadece. Öteden beri belli şeylere hep karışan, belli şeyleri bozan, belli şeylerin rengine, desenine dokunan, onları kirletenlerin dışında -vallahi- açığı kapalısı el ele dolaşıyor. Televizyona baksanız, çarşıda beraberler, arabanın koltuğunda, kanepesinde yan yana oturuyorlar; ağız ağıza vermiş, güzel güzel konuşuyorlar. Açık da var kapalı da var. Hem tam açığı da var. Dekolte kıyafetlisi de var orada, başına bir örtü yerine iki tane örtü koymuş olanı da var. Bakıyorsun ne yüzlerinde ne sözlerinde problem ifade edebilecek bir şey mevcut. Kimse kimseyle yaka paça olmadı, kimse kimsenin saçını yolmadı. Kimse kimsenin entarisine arkadan asılmadı. Hiç olmadı bu bizim milletimizde.
Neye binaen siz bu türlü kavgaların olabileceği konusunda fikir yürütüyorsunuz?!. Millette o duyguyu oluşturmaya mı çalışıyorsunuz?!. “Ne duruyorsunuz, kavga edin!” der gibi bir kısım argümanlar ortaya atıyorsunuz. Bu meselenin bir yanı. Esas, toplum bu mevzuda çok olgun. Ne çarşafsızı çarşaflıya ilişti, ne de kapalısı açığa. Fakat, gidip bir yerde çarşafı yakma mevzuuna gelince; bizim toplumumuzun bir dönemde çokça giydiği, en azından köyde kentte giydiği, geleneksel, milli bir örtümüze, tesettürümüze karşı böyle bir şey yapıldığından dolayı, çarşaf giymese de yerinde rahat duran insanlarda bile tepki duygusu uyarırsınız. “Yahu bize aitti” derler. Senin nenen de, nenenin nenesi de, öbürü de çarşaf giyiyordu bir dönemde. Manto yoktu, daha sonra manto oldu, ona da kimse bir şey demedi. Şimdi, görülüyor ki hep tahrik bunlar; mutlaka toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirme.. o çarşaf yakma da öyle... Başörtüsü de yakabilirler bir yerde. Dolayısıyla, belki başı örtülü olanı da yakmayı düşünenler vardır, başka bir yerde.
Ne var ki, bazıları eski hasımlar gibi aynı kötülükleri yapmaya kalkışsalar da, karşı taraf kendi vatandaşına Sütçü İmam’lığa kalkmamalı. Onların yaptıkları o çirkin tavır, davranış ve saldırganlığa, hezeyana varan saldırganlığa aynıyla mukabele etmemeli.. mukabele-i bilmisil kaide-i zalimanesine girmemeli... Hani birisi öyle demişti: “İdarecilerin akılları başlarına geleceği âna kadar biz başı kapalıyı üniversiteye sokmayız!..” Ben de şöyle diyeyim: Her şeyi birbirine karıştıran bu insanların akılları başlarına gelinceye kadar, Hazreti Mevlana gibi kollarımızı açıp bunları bağrımıza basacağımız vaadinde bulunmalıyız. Kat’iyen kendi insanımıza karşı Sütçü İmam’lığa kalkmamalıyız. Sokakta, çarşıda, pazarda meseleyi mülayemetle halletmeye çalışmalıyız.

Büyük Tehlike
Esas tehlikeli olan şey şudur: Bir kısım provokatörler hazırlanır... O kanun çıkar ya da çıkmaz ayrı mesele, bizi alakadar etmez; o parlamentonun meselesi. Herkes okusun, başı kapalı olduğundan dolayı kimse mahrum edilmesin; başı açık gelen de okumadan mahrum edilmesin, yazık olur... Herkese okuma hakkı tanınsın. Siz neyi doğru olarak görüyor, neyi doğru biliyorsanız, eğitim sistemi içine onları koyarsınız ama dayatmazsınız; teklif edersiniz, onlara öğretirsiniz; isteyen kabul eder, isteyen de etmez. İsterseniz üniversiteye gelen insanlara dersiniz ki, “Bu iyi değil, bu medeni değil, çağdaşça bir giyim değil; bu, çağdışı bir giyim” dersiniz. İkna ederseniz, onlar da başlarını açarlar orada. Nitekim bir dönemde bir yerde olmuştu zaten, ikna odaları icad etmişlerdi. İsterseniz öyle yaparsınız; siz demokratik telakkinize, cumhuriyet telakkinize uygun buluyorsanız (!) onu da yapabilirsiniz. Ona da kimse bir şey demez...
Evet, esas tehlikeli olan şey şudur: Başı kapalılar içine de bazılarını sokarlar; başlarını kaparlar ama onlar provokatördürler esasen. Arabanın içinde, üniversiteye girerken veya caddede yürürken bir başı açığa saldırtırlar onları. Bir güzel tutar, saçlarını çekerler onun... Emin olun, bunca şirretlik yapanlar aklınıza gelmedik daha ne şirretlikleri yaparlar; bunu da yapabilirler. Sınıfta kalkar taş atarlar öbürüne, hissiyat galeyanına sebebiyet verirler; tahrik ederler.
Oysa ki, şimdiye kadar dışta örttüğü halde orada başını açıp okula devam eden o kızcağızların kimseye karşı böyle olumsuz, vahşice, hezeyan diyebileceğimiz şekilde hiçbir tavrı olmamıştı. Hiç duydunuz mu böyle? “Sizin yüzünüzden bizim başımız açılıyor; biz inanıyoruz bunun Allah’ın emri olduğuna ve dolayısıyla sizin yüzünüzden Allah’ın emrine muhalefet ediyoruz.. bizi böyle bir şeye zorluyorsunuz!” diyen, karşı koyan, o hocalara itiraz edip kavga çıkaran kimse çıktı mı?!.
Fakat bunu yaparlar; birkaç tane başı açık provokatör bulurlar, birkaç tane de başı kapalı provokatör bulurlar; üniversitenin içinde de, içeriye girerken de, kapıda da, o filitrasyon merkezlerinde de, arabaların içinde de, caddede de, her yerde provoke edebilirler bu meseleyi. Onu ona saldırtırlar, onu da ona saldırtırlar; tâ şimdiye kadar bir kısım kehanetlerde bulunan paranoyakları haklı çıkarmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Onların kendilerini haklı çıkarmak için bu mevzuda mutlaka yapacakları bazı şeyler vardır. Bana göre şimdiye kadar olan şeylerden daha tehlikelisi budur. Böyle bir şey yaparlarsa, o zaman toplumda hafizanallah çatlamalar olur.
Onun için inanan insanlar soğukkanlı davranmalılar, inanmasa bile bu ülkeyi seven insanlar da soğukkanlı davranmalılar. Kavga vesilelerini görmezlikten gelmeliler. Zira böyle baş örtmekle cumhuriyet gitmez. Duruyor cumhuriyet yerinde. Ve onlar da zaten cumhuriyet diye başlarını örtüyorlar.. Cumhuri bir idare var diye. O idare içinde onlar da kendilerine bir yer belirlemişler. Birileri başını örttüğünden dolayı, demokrasi “Ben gidiyorum, bir daha gelmem; ben bu memlekete ve size küstüm!” demez. Oturmuştur bunlar. Ve onlar bu mevzuda demokratik hak ve hürriyetlerini kullandıklarını düşünüyorlar. Evet, dolayısıyla onlar da demokrasinin gitmesini istemezler. Demokrasi de gitmez onunla. Laiklik öyle küçük meselelerle hemen kalkıp, başını alıp bir tarafa gitmez. Oturmuş bir meseledir.

Körler ve TopallarBurada yine istidradi bir şey arzedeyim: Laiklikten bahsediyorlar; hem de ilim adamı konuşuyor bunu; “Efendim, üniversiteler ilim yapma yeridir, burada dinle beraber olmaz bu mesele.” Burada da ayrı bir çarpıklık, aykırılık var. Kartezyenci düşünce çok erken dönemde “Din ile ilim mezcedilir mi, bunlar imtizac eder mi etmez mi?” meselesinin üzerine gitmiştir; bu meselede saha ve alan belirlemesi yapıldığını anlatan çok kitap var. O meseleyi kesmiş atmışlar, bitirmişler. Bakın, din ile ilim alanı meselesi ayrı bir meseledir; din ile laiklik mevzuu daha başka bir meseledir.
Öyle anlaşılıyor ki; bazı hocalar, laiklik mevzuu ile bir yönüyle din ilim mevzuunu birbirine karıştırıyorlar. Alakası yok bu meselenin. Tenakuz içindeler bu adamlar. Laiklik din işi ayrı, devlet işi ayrı demişler, avamca; o mevzuda elli tane tarif var, halk genelde bunu böyle biliyor. Din devletin işine karışmamalı, devlet de dine karışmamalı. Din ve devlet işi ayrılmış. Diyanet zaten devletin işine karışmıyor; hariciye şöyle yapsın, dahiliye böyle yapsın. Maliye Bakanlığı şöyle yapsın, bu bankalar şöyle olsun, finans kurumu böyle işlesin, maliyenin stratejisi şöyle olsun... Karıştığı yok bunlara. İnşaallah devlet de dinin işine karışmıyordur, inşaallah. Bazıları “karışıyor” diyorlar; “Bazen kadro vermiyor.” diyorlar... İşte bu türlü meselelerde karıştıkları gibi, dinin işine karışıyorlar, müslümanların şahsen dinlerini yaşamalarına bazıları devlet adına karışıyorlar. Devlet adına kendilerine vazife çıkarıyorlar ve karışıyorlar bazıları.
Evet, şimdi o din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması meselesi, laiklik mevzuu içinde düşüneceğimiz mesele. Tariflerindeki nüanslar, uzmanların ele alıp üzerinde duracakları bir şey. Ama diğer taraftan, o bir kısım hocaların konuşmalarına bakılınca, sanki işin içinde din olunca, dini hayat olunca, insanlar kapalı üniversiteye gidince ilim yapamayacaklarmış gibi bir düşünce var. Yanlış düşünüyorsunuz bu mevzuda!.. O başka, laiklik başka bir mevzu. O din ile ilmin birbirinden ayrılması mevzuu. O da; Hristiyanlık, ilmi hakikatlarla kendi esaslarını telif edemediğinden asırlarca süren iç kavgalara karşı Descartes’ın o mevzuda ortaya attığı bir düşünceydi; bir alan belirlemesi diyebiliriz avamca. Siz kendi alanınızda kalın, falanlar da kendi alanlarında kalsın. Bakın bu ikisi birbirinden farklı. Evet, bağışlayın avam ifadesiyle diyeceğim; böyle meseleyi çarpıtarak bir yutturmaya gitme gibi bir şey var.
Ayrıca; o mesele Batıda zuhur etmiş. O Batının problemiymiş. Batının problemi şu: Onların din adına ortaya koydukları şeyleri ilimle telif etme imkanları yok. İlim adamları ona itiraz ediyor, din adamları da “hayır bu böyledir” diyorlar. Mesela, Galileo Allah’a inanıyor ama “dünya dönüyor” dediği için onu idama mahkum ediyorlar. Newton Allah’a inanıyor. Einstein Allah’a inanıyor; cahili kör, öbürünü de topal sayıyor. Şimdi insanları yeniden körleştirmenin, topallaştırmanın alemi yok.
İslamiyete gelince; İslam ilme öyle teşvik ediyor ki, iç içe ilimle. Dolayısıyla, öyle Kartezyence bir mülahazayla ilim din ayrımına ihtiyaç yok. Her yerde ilmi teşvik ediyor. “Çin’de de olsa gidin alın” diyor. Tecrübeye çok önem veriyor. Ve ilk dönemler itibariyle İslam’ın bu mevzudaki temel esprisini çok iyi kavrayan ilim adamları yetişiyor. İlim tarihine bakın; Haydar Bammad icmali olarak yazdı, daha sonra niceleri nice kitaplar yazdılar bu mevzuda. İlim bizde zuhur etmiş. Harizmîlerden İbn Sinalara kadar, Razilerden Zehravilere kadar.. bir sürü insan yetişmiş. Adam hem cerrah, hem psikiyatrist, hem psikolog... Bizde olan ilim Batıda hiçbir zaman olmamış. Batı bizde ulaşılan noktaya ancak beş asır sonra ulaşabilmiş, o dinamikleri değerlendirerek bir rönesans gerçekleştirmiş.
Bu açıdan da, bizim öyle bir problemimiz yok. İlim din çatışması, aynı zamanda ilim erbabı ve din erbabı çatışması diye bir meselemiz yok. Hususiyle bizde âbâ-i kenâise diye bir şey yok. Biraz evvel istidradi olarak arzettim; sadece bir maslahata binaen, -o maslahat da maslahat-ı muhakkaka, makbule değil, maslahat-ı mürsele- toplumumuzun şu andaki durumu itibarıyla, konjonktürel olarak Diyanet gibi bir müessesenin birleştiriciliğine, yönlendiriciliğine ihtiyaç var. Yoksa onlardan hiçbiri kutsal değil. Bizde “Falan adam, şunca Diyanet İşleri Başkanlığı yaptı; gelin onu bir din heyeti olarak, âbâ-i kenâise gibi aziz ilan edelim, onu kutsal yerlerden bir yere de gömelim, ondan sonra da gidelim ruhundan istimdatta bulunalım!” Yok böyle şeyler bizde. Bizde bir din adamıyla halktan birisi arasında fark yok. Belki birinin dinî ilimlere saygısının gereği bazı şeyleri ondan alması, kendine göre ona saygı duyması meselesi var; o da milli terbiyemizin gereği. Bizde olmayan şeyler bizde varmış gibi böyle bir din ilim ayrımı meselesi -bu özür dilerim, bazen terbiye sınırlarını bozuyorum, bir kere daha bozacağım, beni burada dinleyenler de başkaları da bağışlasınlar- işin doğrusu bilmezliğin ve cehaletin daniskasıdır. Laikliğin öyle din ve ilim ayrımına karıştırılması meselesi ve bunun koca koca adamlar tarafından kalkıp söylenilmesi, bizde ilmin nerede olduğunu göstermesi açısından şahit istemeyen, açık, bariz, beyyin bir delildir. Allah insaf u iz’an ihsan eylesin.

2 Şubat 2008

hitman..


Gösterime girdiği andan itibaren gitmek istediğim Hitman'a bu akşam gitme fırsatını ancak buldum.. Oyunu gerçekten harika olan Hitman'in filminde beklediğimi bulamadım. Muhtemelen filme büyük bir beklenti içinde gidenlerin çoğu oyununu oynayan kesimdir benim gibi.. Açıkçası filmde bir senaryo bulamadım. Film genel itibariyle aksiyon sahneleriyle seyirciye eğlence vermesi için hazırlanmış bir film. Barkodlu katilimiz Ajan 47'yi Timothy Olyphant oynuyor. Filmde LOST dizisinden Desmond olarak tanıdığımız Henry Ian Cusick da oynuyor. Filmde İstanbul'da çekilmiş bir bölümde var.. Galata Kulesi'nde bir akşam yemeği falan..
Film aksiyon severler için güzel.. Ayrıca baş rol oyuncusu olarak da daha karizmatik bir oyuncu seçilebilirdi bence..

bekleyiş sona erdi: LOST sezon 4 başladı..

LOST'un 4.sezonu 31 ocak'taki yeni bölümle başladı.. Ben de ilk üç sezonunu kısa sürede izlediğim LOST'un yeni bölümünü dün gece 4GB'lık internet kotamızın 350MB'ını feda ederek izleme imkanı buldum.. Uzun bekleyişten sonra insan ister istemez dizinin bu yeni bölümünden çok şey umuyor.. Dolayısıyla biraz hayal kırıklığı ile beraber yine de fena değildi. Bu bölümde ada ahalisi, adaya gelenlerin kendilerini kurtaracağını umanlar Jack liderliğinde ve adaya gelecek olanların kendilerine zarar vereceğini düşünenler John liderliğinde olmak üzere 2'ye ayrılıyor.. Bu bölümde Hurley'in flash forwardlarını da sıkça görüyoruz.. Dizinin son sahnesinde ise adaya inen yeni bir paraşütçüyü görüyoruz..
Heyecan devam ediyor..

24 Ocak 2008

yolun yarısına az kaldı..

Bir dönem daha geride kaldı, kaldı 3,5 yıl.. :) 5/12'lik doktor olduk artık.. :P
Halk sağlığını da geçtim ya, gönül rahatlığıyla bi tatil yapıyorum artık.. :) Halk sağlığını stajına dek tarihe gömdüm ama zor dersler yine var yine var.. Önümüzdeki dönem de özellikle patoloji ve farmakoloji ile uğraşacağız artık.. Neyse şimdi bunları düşünmeyelim de tatilimizin keyfini çıkaralım.. Geçen sene 1 hafta olan sömestr tatilimiz bu sene nasıl olduysa 3 hafta.. Kurban bayramı da yapamamıştık 2.vizelerden dolayı.. Nihayet adam gibi bi tatil yapacağız.. ;)
OH BEA!!! (Edirne ağzı AVEA sloganı :D)

11 Ocak 2008

hoşgeldin XY bebek :)

Bugün öğle saatleri itibariyle no.9 ( henüz bir ismi yok :) ) dünyamıza teşrif etmiş bulunmaktadır.. Bi oğlak daha :D
7.kez abi oldum.. :)
Rabbim kendisine uzun ve hayırlı bir hayat nasip etsin inşallah..

Dünyamıza Hoşgeldin XY Bebek :)

1 Ocak 2008

yeni yıl'da merhaba..

Yeni yılın ilk yazısını yazayım dedim yeni yılın ilk dakikalarında.. :))