30 Aralık 2008

TeamViewer

TeamViewer, bir uzaktan erişim programı.. Yani internet üzerinden başka bir bilgisayarı kontrol etmeye, masaüstü paylaşımına, dosya aktarımına vs. yarıyor.. Benim oldukça kullanışlı bulduğum bir program.. Bilgisayar konusunda genelde bilgi danışılan kişi olduğum için herkese msn'den ya da telefondan yardımcı olmaya çalışmak bazen gerçekten çok ama çok zor olabiliyor.. Hem yardım isteyene eziyet, hem yardım edene.. :) Hani bi Vodafone reklamı vardı ya, şu annesine bilgisayarla alakalı bişeyler anlatmaya çalışan genç.. Aynı o hesap.. :D
Neyse gelelim programa.. Program kurulduğunda kurulan bilgisayara bir ID atanıyor. Bu ID, bir bilgisayardan başka bir bilgisayara bağlanılmak istendiğinde gerekiyor.. Tabi sadece ID yeterli değil.. Bir de şifre -password- var.. Bu şifre program her açıldığında yenilendiği için güvenlik konusunda problem yok.. Bilgisayarlar arasında bir bağlantı yapılmak istendiğinde.. Bilgisayara bağlanan kişi, bağlanacağı bilgisayarın ID kodunu ve programın her açılışında değişen şifresini o oturum için öğrenmesi gerekiyor. Böyle olması bu programın yardım amacı dışında kullanılmasını engelliyor tabi.. Gerekli şifreyi bağlanacak kişi bilgisayarına bağlanılan kişiden aldığı için bilgisayarına bağlanılan kişinin rızasında oluyor bu bağlantı.. ;) Bağlantı kurulurken ne tür bir bağlantı yapılacağının da seçilmesi gerekiyor.. Uzaktan destek (Remote support), Sunum (Presentation), Dosya transferi (File transfer) gibi modlar var.. Uzaktan destek modu tam erişim sağlıyor. Bağlanılan bilgisayarın tüm kontrolünü elinize alabiliyorsunuz. Tabi bu demek değilki bilgisayarına bağlanılan kişi çaresiz.. İstediği anda bağlantıyı sonlandırabiliyor.. Sunum modunda sunum yapacak kişinin ekranı bağlanılan kişinin bilgisayarında görüntüleniyor.. Bir şeyin nasıl yapılacağını görüntülü anlatmak için kullanılabilir.. Tabi biraz hızlı bir bağlantı daha iyi olabilir bu durumda.. Yoksa görüntü kare kare aktarılabiliyor.. Dosya transferi de adı üstünde zaten..
Bu modlar kullanılırken aynı zamanda programın kendi sohbet modülü de kullanılabiliyor..
Program genel hatlarıyla böyle.. Bence gayet kullanışlı bir program.. TeamViewer'ın yeni versiyonu olan TeamViewer 4'ü indirmek için
tıklayın..

24 Aralık 2008

elif şafak'tan bir köşe yazısı daha..

KIZINIZ BİR SANATÇIYLA EVLENSİN İSTER MİSİNİZ?

Yılbaşı yaklaşırken matrak ama bir o kadar düşündürücü bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Yediden fazla ülkede gençler arasında yapıldı bu araştırma. Bu ülkeler arasında gelişmiş Avrupa ülkeleri de var, Brezilya da. Sorulan sorular kısa ve basitti. Hangi meslekten insanlarla evlenmek istersiniz? Hangi meslekten insanlarla evlenmeyi düşünmezsiniz? İşte sonuç:
Yedi ülkede de en çok beğenilen, saygı duyulan, güvenilen ve dolayısıyla evlilik için tercih edilen meslek grubu aynı çıktı: Doktorlar. Ne doktoru olduğunun dahi o kadar önemi yok, yeter ki doktor olsun eş adayı. Kadınlar da erkekler de doktorlarla evlenmek istiyor. Tüm dünyada bu böyle.
Müthiş bir albenisi var doktor olmanın. Tüm zorluklarına rağmen. Bir yerde iki ayrı insana inanmak durumundaysak ve faraza bunlardan biri doktor ise, adeta otomatik bir biçimde doktor olanı seçiyoruz. Mühendislerden, bankacılardan, müteahhitlerden, öğretmenlerden bile... akla gelecek herkesten bir kazık bekliyoruz da, doktorlardan asla!
Onca sene eğitim, ihtisas, uzun ve özverili çalışma saatleri, evden uzak kalmalar.... Bir yerden bakınca doktor bir eşe sahip olmak o kadar da kolay değil. Ama olsun varsın! Doktorları seviyoruz! Ve genellikle doktor olmayı şefkatli, sabırlı, yardımsever, sevecen olmakla bir tutuyoruz. Bir insanı hayata döndürmenin, sağlığına kavuşmasına yardım etmenin neredeyse büyülü, insanüstü bir yanı var hem de yüzyıllardan bu yana. Geleneksel toplumların Şamanlara atfettiği önem ve kutsiyet tamamen yok olmadı. Modern hayat pek çok eski öğretiyi yıkmış olabilir. Hatta hıza ve tüketime dayalı yaşam biçimiyle bizlere yeni değerler aşılamış olabilir. Ama modern hayatın bile yıkamadığı bir şey varsa o da doktorlara olan saygımız, hayranlığımız. İnanmıyorsanız etrafınıza bir sorun. Kızınızın ya da oğlunuzun hangi meslekten insanla evlenmesini isterdiniz? Çok basit ama insan ve topluma dair çok ipucu veren bir soru bu.
Peki aynı araştırmada en az güvenilen ve evlilik için en son düşünülen meslekler hangileri çıkmış dersiniz? İşin bu kısmı beni yakından ilgilendiriyor. Zira cevap: Sanatçılar, gazeteciler, film ve müzik dünyasından insanlar ve yazarlar! Bu gruptan insanların bencil, kibirli ya da fazla meşgul oldukları, dolayısıyla iyi bir eş olamayacakları, kazara iyi eş olsalar bile iyi anne ya da baba olamayacakları düşünülüyor. Hadi buna ne demeli?
Araştırmanın sonuçlarına yakından baktım. Biraz da şüpheyle yaklaştım. Doktorlarla yarışamayız elbette ama insan istiyor ki sanat ve edebiyat da saygın bir meslek olarak yer alsın gençlerin ufkunda. Öte yandan dikkatimi çeken bir başka nokta var: Etrafınıza bir sorun. Ne kadar çok insan var edebiyatçı, sanatçı (özellikle şarkıcı) olmak isteyen. Nasıl oluyor da sanatçılık bu kadar arzu edilen bir meslek iken, evlenmek istenilen meslekler sıralamasında sonlara düşüyor?
Ne ilginçtir ki gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasında çok büyük bir fark yok bu hususta. Her toplumda sanatçı "az biraz kaçık" addediliyor. Sorumluluklarını unutan, kendine düşkün, hayal âleminde yaşayan, kafasına esti mi çekip gidebilen, dolayısıyla güvenilmez... Yani doktorlara atfedilen sıfatlarla sanatçılara atfedilen sıfatlar neredeyse taban tabana zıt! Ve anlaşılan o ki gençler kendileri sanatçı olmak istiyor ama sanatçıyla evlenmek değil!
"Herkes yazar olmak istiyor ama kimse yazarlarla evlenmek istemiyor." diye söyleniyorum.
"Gördün mü, kıymetimi bil!" diyor Eyüp kenardan, muzipçe.



21 Aralık 2008, Pazar

15 Aralık 2008

elif şafak'tan bir köşe yazısı..

ZOR İNSAN


Bazen duyarız. Biri için "zor insandır o" denir. Şöyle bir kulağımıza değer geçer bu söz. Belki çok fazla üzerinde durmayız. Bir de bazı insanlar vardır ki bizzat "zor adam" ya da "zor kadın" olarak tanımlarlar kendilerini. Kanıksamışlardır bu lafı adeta gönüllü bir yafta, taşıdıkları bir etiket gibi.
Evliliklerini, dostluklarını, başka insanlarla ilişkilerini ve ilişkisizliklerini anlatırken, açıklarken bunu bir özür gibi sürerler önümüze. "Zor insanım ben," derler. Bazen de eşlerden birinin diğeri için bunu söylediğine tanık oluruz. "Bizimki zor adamdır." "Benim hanım zor hatundur." Bu lafla her şeyi açıklamış gibi susarlar sonra gizemli bir tebessümle.
Hani elimize bir büyüteç alıp baksak, kavramı şöyle bir incelemeye alsak. Ne demektir zor olmak bilinmez ama belli ki kelimenin kendisi cazip bir şeydir pek çoklarının dillerinde. Hallerinden şikayet eder gibidirler ama aslında şikayet değil, gizli bir iltifat vardır konuşmalarında. Saklı bir kıvanç. "Zor adam" olmak ilginç bir şey gibi gelir kulağa. Hani cazip bir nitelik. Adeta meziyet.
Bilhassa sanat ve edebiyat çevrelerinde "zor adam" ve "zor kadın"lardan geçilmez. Nereye elini atsan, ne yöne dönsen, kiminle konuşmaya kalksan bir zor insanla burun buruna gelirsin. Sanki zorluk zihinlerimizde "özgünlük" ve "derinlik" ile özdeştir. Kolay insan basit addedilir. Zor insan ise katmanlı ve çekici. Hani zor olunca pek bir karmaşık, pek bir entelektüel, pek bir bohem olunurmuş gibi. "Zor adam" olmak nedense geçer akçedir kuşak kuşak sanatçılar, edebiyatçılar ve aslında biraz daha genellersek, geniş bir şehirli, modern, genç kesim arasında.
Oysa bu yazıda tam aksini iddia edeceğim. Zor olan bir şey varsa eğer, hem kadınlar hem erkekler için, o da zor olmamak aslında. Yıpratmamak insanları, bizi sevenleri sevgilerinden ötürü cezalandırırcasına hırpalamamak, yani hayatı hem kendimiz hem başkaları için kolaylaştırmak, yumuşaklaştırmak, su gibi akıcı ve berrak kılmak var ya, işte en zoru bu. Yoksa kendine bir sıfat seçmek, o sıfatı benimseyip sabitleştirmek, bunu hem bir özür hem övgü gibi almak, bu hayali sıfatın arkasına saklanmak, onu bir bahane olarak kullanarak kalp kırmak ve bundan gocunmamak en kolayı. Zor olmakta hiçbir zorluk yok ki!
Elimde bir kitap. Walter Benjamin'in Moskova Günlüğü'nü yeniden okudum bu bayramda. Moskova Günlüğü ince, sade bir kitap. Walter Benjamin'in Aralık 1926'dan Ocak 1927 sonuna dek Moskova'da geçirdiği iki ayın günlüklerinden oluşuyor. Durmadan kavga eden, kavga etmeden duramayan çiftler vardır. Tanırsınız onları. Belki başkalarından, belki kendinizden. Walter Benjamin ve Asja Lacis böyle bir çift idi.
Bir dönem düşünün. 1929-30. Öyle bir zaman ki dünya bir savaştan çıkmış ve çok daha beterine doğru doludizgin gitmekte. Bir adam düşünün. Döneminin sayılı entelektüellerinden. Bedbin, hassas bir ruh. En nihayetinde kendi canına kıyacak kadar. Moskova'ya gitmesinin üç sebebi var. Bir taraftan dönemin pek çok sol görüşlü aydını gibi o da Moskova'yı gözünde büyütüyor, tanıma gereği duyuyor. Bir taraftan edebiyat var. Edebi yükümlülükler. Bu şehri yazmak istiyor. Kendi kaleminden kağıda dökmek. Üçüncü sebep ise hepsine ağır basıyor muhtemelen: Aşk.
Ama zor bir çift onlar. Her ikisi de "zor insan" olmayı benimseyen. Birbirlerini yoran, habire kelimeleri didikleyen, kendilerini sevenleri hırpalayan tüm insanlar gibi...

14 Aralık 2008, Pazar

13 Aralık 2008

kıyı ege gezimiz..

Bizim gibi kalabalık ailelerde alışılmışın dışında 3 kişi ile 2 günlüğüne bir geziye çıktık bayramın 3. ve 4. günleri.. Genelde ayak bağı olan ufaklıklar olmaksızın babam, kardeşim Ömer ve ben 2 günlük gezimizde Muğla'dan yola çıkıp Milas, Didim, Kuşadası, İzmir, Bergama, Ayvalık, Edremit istikametindeki gezilecek görülecek yerleri gezdik.. Gidilecek ilçelerin belirlenmesi dışında pek planlı bir gezi değildi.. Aklımızda elbette görmek istediğimiz yerler vardı ama zaman zaman gördüğümüz kahverengi tabelaları da takip ettik.. :) Gezdiğimiz yerlerin tarihi ayrıntısına pek girmeden gezimizi kısaca anlatayım:
Muğla'dan bayramın 3. günü yani çarşamba sabahı saat 08:30'da yola çıktık.. İlk durağımız Milas'tı.. Milas'ta Labranda Antik Şehri'ne gittik. Yüksekçe bir yere kurulmuş olan Labranda Antik Şehri daha çok zamanının yönetim merkeziymiş galiba.. Muhtemelen halk daha aşağılarda yaşıyormuş.. Yüksek konumu muhtemelen olası düşman saldırılarını daha rahat bir şekilde görülebilmesine de olanak sağlamış olmalı..
Labranda'dan sonraki durağımız ise Didim idi.. Önce Altınkum'a inip sahilde biraz yürüdük, oturduk, havanın tadını çıkardık.. Altınkum plajındaki gezintimizin ardından Apollon Tapınağı tabelalarını takip ederekten Didim Belediyesinin logosunu da oluşturan iki dev sütunun ayakta kaldığı Apollon Tapınağı'nı da gezdik.. Meşhur Medusa başı da burada sergilenmekteydi..
Gezimiz süresince gittiğimiz her müzede para ödememek amacıyla geçici müze kartlarımızı Apollon Tapınağı gişesinden çıkarttık..
Yine Didim'de Milet Antik Şehri'ne gittiğimizde devasa bir antik tiyatro ile karşılaştık.. Orada verilen bilgilere göre tiyatro 15000 kişilikmiş.. Gerçekten oldukça büyük olan bu tiyatro oldukça iyi korunmuş bir şekilde günümüze kadar gelmiş.. Burada dikkatimizi çeken ilk şey tiyatronun oturaklarının alışılmışın dışında mermer işlemeli olmasıydı.. Miletteki bi antik şehir kurulduğunda denize komşuymuş ancak denizin zamanla kumla dolması bu antik şehrin önemini kaybetmesine neden olmuş..
Sıradaki gezi durağımız Kuşadası idi.. Kuşadasına giderken yemek yemek için durduğumuz Değirmen Restaurant benden 10 üzerinden 10 aldı.. :) Gerek mekan, gerek hizmet, gerekse yemekleriyle 10 numaraydı ama aynı zamanda fiyatları da bayağı tuzluydu.. :) Kuşadası'nda Zeus'un mağarasını da gördükten sonra Kuşadası'nda da bi sahil gezintisi yaptık ve geceyi geçirmek için Bergama'ya doğru yola çıktık.. Güzergahımız üzerindeki İzmir'de Forum Bornova'ya da uğramamak olmazdı hani.. Ömer efendi kendine bişeyler bakacaktı ama beyfendi babamın yanımızda olma fırsatını geri teperek dolaştığımız onca mağazadan eli boş ayrıldı..
Bergama'ya vardığımızda kalmak için otel aradık kendimize.. Bulduğumuz iki üç yıldızlı otel arasında bi seçim yapıp kaldığımız otel ortalama bir oteldi.. Fena değildi yani..
Sabah güzel bir kahvaltının akabinde gezimize kaldığımız yerden devam ettik.. Benim özellikle merak ettiğim Bergama'daki Akropol'e giderken Bazilika'nın yani Kızıl Avlu'nun yanından geçerken orayı da görmemek olmazdı..
Akropol yüksek bir tepeye kurulmuş günümüz Bergama'sını yukarıdan seyreden bir antik şehir.. Yamaca kurulmuş oldukça büyük bir amfi tiyatrosuyla, harika işlemelerin nakşedilmiş olduğu yapılarıyla gerçekten mutlaka görülmesi bir tarihi mekan.. Bu mekanda bol bol fotoğraf çektikten ve çekildikten sonra burayı da terkettik.. Bu arada Geçici Müze Kartlarımızı da burada asılları ile değiştirdik.. Gişede hemen basılan kartlara fotoğraflar kimliklerden taranarak koyuluyordu.. Ben ve Ömer nüfus cüzdanlarımızdaki fotoğraflarımızla Müze Kartlarımızı çıkarırken babamın Müze Kartına babam ehliyetini verince 20 yıl evvel çekilmiş bir fotoğrafı basıldı.. :)
Akropol'den sonraki gezi durağımız Ayvalık idi.. Ayvalık'ı bir tatil beldesi olarak oldukça sık duymamız hasebiyle bayağı merak ediyorduk.. Ayvalık gerçekten hoş bir yerdi.. Gerçekten tatil için güzel bir seçim olabilir.. Bu arada öğrendikki Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü de Ayvalık'ta yapılmış.. En azından köprünün başında öyle yazıyo.. :) Ayvalık'ta kendisini deniz kenarında oturmuş birşeylerle uğraşırken gördüğümüz amcayla yaptığımız kısa muhabbetimizde deniz kestanelerinin içinin yendiğini öğrendik.. Muzaffer Amca da denizden çıkardığı kestaneleri ikiye ayırıp içlerini toplayıp satıyormuş.. Sabır isteyen oldukça meşakkatli bir iş..
Hep duyduğumuz meşhur Ayvalık tostununu Ayvalık'ta yemek istedik ancak park edecek uygun bir yer bulamayınca mecburen vazgeçtik bu sevdadan.. Ortalık ana baba günü olunca ve bizim araba da 5 metre olunca park yeri bulmak oldukça zordu gerçekten..
Ayvalık'tan sonraki durağımız Edremit idi.. Edremit'i de Ayvalık gibi bir tatil beldesi olarak bekliyordum açıkçası ama öyle değildi gördüğümüz kadarıyla.. Biraz hayal kırıklığı oldu ama Edremit'e yakın bir yerleşim yeri olan Akçay aklımızdan geçen Edremit'in aslında kendisinde olduğunu gösterdi bize.. Akçay'da balık restaurant'ında yediğimiz akşam yemeğimizden sonra geri dönüş yolculuğu da başlamış oldu.. Akşam 5 gibi Muğla'ya doğru yola çıktık.. Ve 10-11 sularında evdeydik.. Güzel geçen bu tarzda az kişiyle yaptığımız gezimiz burada sonlanmış oldu.. :)