21 Nisan 2009

ANTBAT II. Genel Tıp Öğrenci Kongresi ve Kültür Sempozyumu

19-17 Nisan 2009'da Ankara'da Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ndeydik TÜBAT olarak.
Öncelikle bir teşekkürle başlamak istiyorum: Bu kongrenin hazırlanmasında emeği geçen herkese çok teşekkür ederim.. Ankara'da bizi hiç yanlız bırakmayan, her an yanımızda olan Ankara Tıp'lı arkadaşlarımıza özellikle teşekkür etmek istiyorum..
Oldukça sıcak bir ortam vardı Ankara Tıp'ta.. Bilimsel program, vaka sunumları ve araştırma sunumlarından oluşmaktaydı ve yorucu değildi.. Benim şahsi fikrim böylesi bilimsel programlar konu anlatımı şeklindeki bilimsel programlara göre daha güzel, daha ilgi çekici ve yormuyor.. Pek çok üniversitenin katılımlarıyla birbirinden güzel sunumlar izledik. Bizden de Hatice arkadaşım pediatrik olgu sunumuyla bize gerek sözel gerek görsel sunumuyla ve teşekkür slaytındaki kardeşimin fotoğrafıyla :) gerçekten güzel bir sunum yaptı.. Kendisini burdan da tekrar tebrik ediyorum.. :)
Tümata Müzik Terapi Grubu'nun ruhu dinlediren müzikleriyle ilk günün yorgunluğunu yemek öncesi attık.. Yemekte de bize Tunahan Abla (!) eşlik etti şarkılarıyla.. Şimdi Tunahan mevzuna gircek olursam yazı uzar da uzar.. O yüzden kısa kesiyorum.. :)
İkinci gün bilimsel programın ortasında ufak bir kaçamakla Kürşat'ın babası bizi Anıtkabir'e götürdü. Şansımıza biz gittiğimiz sırada Başkent Üniversitesi Rektörü için Anıtkabir'e yürüyüş vardı.. Zor da olsa Anıtkabir'i görüp kongremize dönüş yaptık.. Anıtkabir gezisi kongrenin sosyal programında pazar günü vardı aslında ama biz farmakoloji sınavımız nedeniyle erken ayrılmak zorundaydık.. İkinci günün sonunda da çok güzel bir ortamda verilen yemekten sonra Edirne yolunu tuttuk.. Keşke pazar günü de kalabilseydik ama nasip işte..
Bilimsel programıyla, sosyal programıyla, yeni arkadaşlarla dolu çok güzel bir kongre de böylece geride kalmış oldu..
Kongrede emeği geçen ve katılan herkese tekrar çok çok çok teşekkürlerimi sunuyorum..

19 Nisan 2009

yirmibir

...
20 yıl 363 gün
20 yıl 364 gün
21 yıl (17.04.09)
21 yıl 1 gün
21 yıl 2 gün
...
zaman akıp gidiyor..

12 Nisan 2009

'elif şafak / aşk' romanından seçtiklerim..

“Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarımı. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Hâlbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘Bırak kendini, ko gitsin!’
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Hâlbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!”
(sf.95)
“Altıncı Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Âşık dilsiz olur.” (sf.96)
“On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmayacağını?” (sf.134)
Oysa Ella’nın David’e soru sormamasının bir sebebi vardı: Cevaplarla nasıl baş edeceğini bilmiyordu! Ne yapacağını bilmediği bir bilgi ne işine yarayacaktı? Ne kadar az bilirsen bilmek istemediğin şeyleri, o kadar az incelir derin, incinir kalbin. O kadar az kanarsın. Böyle bakınca aslında, cehalet o kadar da kötü bir şey değildi. (sf.169)
“On Dokuzuncu Kural: Başkalarında saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin hâlde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.” (sf.176)
“Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularımızı başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.” (sf.181)
Yarın sabah ben de herkesle beraber büyük camiye gidip Rumi’yi dinleyecektim. Dedikleri kadar mahir bir hatip olabilir ama eninde sonunda her hatibin sözlerinin derinliği, onu dinleyenlerin anladığıyla ölçülür. Vaaz dinlerken duymak istediğini duyar insan. Hâlbuki esas kulağa hoş gelmeyen sözlerde keramet vardır. Kanımca Mevlâna’nın vaazları, ısırgan otları, devedikenleri, fundalıklarla süslü bir yabani bahçe gibidir. Oraya giren her misafir gözüne hoş görünen çiçekler gider, geri kalan otlara bakmaz bile. Dikenli, kaba görünümlü bitkilere meyledenlerin sayısı pek azdır. Oysa şu âlemde nice derdin devası işte bu tür bitkilerden elde edilir.
Aşkın bahçesi de böyle değil mi? Şayet yalnız hoşlukları, kolaylıkları toplayıp, zorlukları bırakırsak buna “aşk” denebilir mi? Güzeli seçip çirkini elinin tersiyle itmek en kolayı. Esas mesele iyiyi de kötüyü de sevebilmek; ayrım yapmadan. Sadece hoşumuza giden şeylere şükretmekte ne var? O kadarını Belh’in köpekleri de yapıyor zaten. Kemik verirsen seviniyor, şükranla kuyruklarını sallıyorlar. İnsan şüphesiz ki bundan fazlasını yapabilir.
İyinin ve kötünün ötesine geçmek mümkün! Bir yer daha var: Tüm sıfatların mânâsını yitirdiği bir başka boyut! (sf.197)
Ne yapayım da ailemin Şems’i benim gözümle görmesini sağlayayım? Tarifi olmayanı nasıl tarif etmeli? Şems benim Rahmet Ummanım, Lütuf Güneşim. Aramızdaki dostluğun derinliği Kuran’ın dördüncü okuması gibi; ya içindesindir kapılır gidersin, ya dışındasındır, neye benzediğini bilemezsin. Zahiren anlamak kabil değil, ancak yaşanınca var.
Maalesef çoğu kimse kulaktan dolma bilgilerle hareket edip başkalarını yargılıyor. Onlara göre Şems asi bir derviş. Serkeş, başıbozuk, ne yapacağı belli olmayan, güven telkin etmeyen biri. Yalan dolana ve dalavereye alışkın olanlar Şems’in sivri ve dürüst dilini takdir etmeye zorlanıyor. Başkalarının yapmacık nezaket gösterdiği yerde Şems inadına dobra dobra konuşuyor. Söyleyeceği ne varsa herkesin yüzüne söylüyor. Kimsenin ardından dedikodu yaptığını görmedim. Benim için Şems koskoca kâinatı çekip çeviren tılsımın zuhur etmiş hâli. Şems’in kalbi bir kervansaraydır, git git bitmez. Odalarında gariban yolcular kalır. O kimseyi dışlamaz.
Ben Şems’de ruhdaşımı buldum. Böylesi bir buluşma hayatta ancak bir kez olur. Otuz yedi yılda bir kez! Herkes bana Şems’i niye bu kadar sevdiğimi sorar. Nasıl cevaplayabilirim ki? Kim ki bu soruyu sorar, demek ki anlamaz; kim ki anlar, zaten bu soruyu sormaz.
Halife Harun Reşit’in hikayesi düştü aklıma. Mecnun’un Leyla’yı delidivane sevdiğini duyan Halife Leyla’yı pek merak edermiş.
“Mecnun’u bu kadar mest ettiğine göre bu Leyla çok özel bir kadın olmalı” dermiş kendi kendine. “Öyle bir kadın ki hemcinslerinden kabekat güzel ve alımlı.” Giderek merakı katlanmış, bildiği ne kadar Ali Cengiz oyunları oynamış ki, Leyla’yı dünya gözüyle bir kerecik görsün.
En nihayetinde Leyla’yı bulup, Halife’nin sarayına getirmişler. Süsleyip püsleyip karşısına çıkarmışlar. Ne var ki Leyla peçesini çekince, Halife Harun Reşit hüsrana uğramış. Sanılmasın ki Leyla çirkinmiş ya da kötürüm veya yaşlı. Ama öyle sıra dışı bir cazibesi yokmuş açıkçası. Sayısız diğer kadın gibi o da noksanları kusurları olan bir faniymiş işte.
Halife hayal kırıklığını saklamamış. “Leyla Leyla dedikleri bu mu Allah aşkına? Mecnun bunun neyine vurulmuş ki? Alelade bir kadın. Ne farkı var ötekilerden?”
Bunu duyan Leyla gülmüş. “Evet, ben Leyla’yım ama sen Mecnun değilsin ki” diye cevap vermiş. “Sen beni bir de Mecnun’un gözlerinden görebilsen. Sanma ki başka türlü aşk denen sırra erebilirsin.”
(sf.240-242)
“Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.”
(sf.260)
“Otuz Birinci Kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi yumuşak bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimisi ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.” (sf.302)
İşte böylece sanırım artık Konya’daki vaktim doldu. Gitme vakti geldi. Her hakiki aşk, umulmadık dönüşümlere yol açar. Aşk bir milâd demektir. Şayet “aşktan önce” ve “aşktan sonra” aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. Birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir! (sf.339)
“Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.”
(sf.415)

bisiklet gezileri - 2 | büyükdöllük köyü..

Dün TÜBİT (Trakya Üniversitesi Bisiklet Topluluğu)'in düzenlediği bisiklet turuna katıldım.. Sabah 9:30'da her zamanki buluşma noktasından Zübeyde Hanım Parkı'ndan hareket ettik yaklaşık 50-60 kişi.. İstikametimiz Edirne'nin Büyükdöllük köyüydü.. Yolumuz uzuncaydı. Gün boyunca toplam 34 km. pedal çevirmişiz. (GoogleEarth verilerine göre.. :)) Benim buluşma yerine gidişim gelişim de yaklaşık 4-5 km'ymiş.. Yani bi 40 km kadar pedal çevirmişim bugün.. :) Güzergahımız genel olarak pek engebeli değildi ama arada bikaç yokuş bizi yormadı desek yalan olur hani.. Neyse nihayet vardık köyümüze.. Benim ilk gözüme çarpan köyün büyükçe camisiydi. Köy kahvesine vardığımızda ben hemen oradaki bir köylüyü yakalayıp minareye çıkmak istediğimi söyledim. İzni alıp çıktım minareye.. :) Oradan köyü ve aşağıdaki çocukları fotoğrafladıktan sonra minareden inip köyde fotoğraf çekmeye devam ettim. Kahvenin etrafında saklambaç oynayan çocuklar ve köy kahvesinde oturan amcalar ve dedeler bana güzel fotoğraf malzemeleri oldu.. :) Kahvedeki molamız bittikten sonra güzergahımızı biraz uzatıp Edirne'ye dönmeden Değirmenyeni Köyü'ne gittik.. Oradan da Edirne'ye döndük ama ayaklarımda derman kalmamıştı.. Bir bisiklet gezimiz daha böylece sonlanmış oldu..

5 Nisan 2009

bisiklet gezileri - 1

Baharın gelmesiyle dün biz de 5 arkadaş attık kendimizi dışarı.. Bisikletlerle önce kahvaltı mekânımız Yeşil Sera'da güzel bir kahvaltı ettikten sonra Yunanistan sınırı Pazarkule'ye doğru pedal çevirmeye başladık.. Yolumuza devam ederken iki asker yolumuzu kesti.. Sınırdan 1km. kadar içerisinden öteye geçmek yasakmış. Bi de biz 5 kişi olunca ilkin salmadılar bizi.. Ama sonra ayrı ayrı geçmeyi teklif ettik. Zor da olsa kabul ettiler ve 2 grup halinde aramızda boşluk bırakarak yolumuza gümrüğe kadar devam ettik. Gümrüğe vardıktan sonra biraz dinlendikten sonra "HOŞ GELDİNİZ" tabelası ile hatıra fotoğrafı çektirdik.. :) Tabi burası Edirne olduğu için bence o tabelanın "OJ GELDİNİZ" şeklinde olası gerekir.. :D Devletimiz yapmamış biz yaptık.. :D "EDİRNE", "MUĞLA" gibi şehir isimlerinin olduğu tabelalar görmeye alışığız.. Ama "TÜRKİYE" yazılı bir trafik levhası alışıldık birşey değil. :) "TÜRKİYE" tabelasıyla da hatıra fotoğrafımızı çekildikten sonra Karaağaç'ta kahve içmeye gittik.. Kahvemizi içtik, tavlamızı oynadık, yolumuza devam etme vakti gelmişti. Geldiğimiz yoldan döndük Meriç Köprüsüne kadar. Protokol Evi'nin önüne geldiğimizde köprünün aksi yönündeki yola girmeye karar verdik. Bu yol Olin Fabrikası'nın yanından şehir merkezine giriyormuş.. Az gittik uz gittik, artık gidecek halimiz kalmadı zaten sonunda.. Evlerimize dağıldığımızda hepimiz dağılmış vaziyetteydik zaten.. :D Evde GoogleEarth'den yaptığım ölçümlere göre 25-30 km. kadar yol yapmışız.. Benim daha önce 40km. yapmışlığım vardı ama uzun zamandır spor yapmadığım için zorlandım açıkçası.. Ama en çok yorulan hiç şüphesiz Zübeyde'ydi.. :)
Bundan böyle her haftasonu bi manimiz olmadıkça bisiklet turlarımıza devam etmeyi planlıyoruz.. Nasip.. :)